Duyurular
   22 Mayıs Pazar Hz. Mehdi'nin kutlu doğumu.

   19 Mayıs Perşembe Kerbela şehidi İmam Hüseyin'in oğlu Hz. Ali Ekber'in kutlu doğum günü.

   13 Mayıs Cuma İmam Zeynel Abidin'in mübarek doğumu.

   12 Mayıs Perşembe Kerbela sakisi hz. Ebul fazl Celal Abbas'ın kutlu doğum günü.

   11 Mayıs Çarşamba İmam Hüseyin'in kutlu doğumu.

   11 Mayıs Çarşamba İmam Hüseyin'in kutlu doğumu.

   4 Mayıs Çarşamba Peygamberimizin biseti ve peygamberliğe seçilişi.

   4 Mayıs Çarşamba Peygamberimizin amcası, Hz. Ali'nin babası Hz. Ebu Talib'in vefatı.

   4 Mayıs Çarşamba Peygamberimizin amcası, Hz. Ali'nin babası Hz. Ebu Talib'in vefatı.

   3 Mayıs Salı İmam Musa Kazım'ın Şehadeti.

   23 Nisan Cumartesi Kerbelanın kadın kahramanı Hz. Zeyneb'in şehadeti.

   21 Nisan Perşembe Hz. Ali'nin kutlu doğum günü.

   14 Nisan Perşembe Regaib Gecesi

   11 Nisan pazartesi İmam Ali Naki'nin şehadeti.

   8 Nisan Cuma bir rivayete göre İmam Muhammed Bakır'ın kutlu doğum günü.

   8 Nisan Cuma üç ayların başlangıcı ve Recep Ayına giriş.

   LA İLAHE İLLALLAH, MUHAMMEDUN RESULULLAH, ALİYYUN VELİYYULLAH

   ALEVİLİK İSLAMIN ÖZÜDÜR

   17 Nisan Pazar İmam Hüseyin'in oğlu kerbelanın altı aylık şehidi Hz. Ali Askerin kutlu doğum günü.

   18 Nisan Pazartesi İmam Muhamemd Taki'nin kutlu doğum günü.

   26 Nisan Salı Peygamberimizin oğlu Hz. İbrahim'in 16 aylıkken vefatı.

   2 Mayıs Pazartesi Hz. Ali'nin mübarek eliyle Hayber kalesinin fethedilmesi.

Anket
Sizce Gadiri Hum'da Ne Oldu?
  • Hz. Muhammed s.a.a Allah'ın emriyle Hz. Ali'yi kendisinden sonra halife seçti.
  • Hz. Muhammed s.a.a Müslümanlara Hz. Ali'yi sevmelerini emretti.
  • Bilmiyorum
Video Galerisi
Alıntı Yazılar
Soner Yalçın
Panama Belgeleri’nin sırrı bu mektupta

Hüsnü Mahalli
Hüsnü Mahalli: Yok olmanın hafifliği

Fehim Taştekin
Kürt hesabı!

Ahmet Hakan
Çok tuhaf bir 'Atatürk posteri indirildi' tatavası

Alptekin Durusunoğlu
Suudilerin Hizbullah’a armağanı

Son Dakika Haber
    Aşura Günü Ne Oldu?

Tarih : 14.10.2015 16:23:58

Aşura Günü Ne Oldu?

Hz. Hüseyin (a.s), 72 kişilik küçük ordusuyla tarihin en büyük fedakârlık ve yiğitlik destanını gerçekleştirmeye hazırlanırken, 30 bin kişilik zulüm ve fesat ordusu, zalimlerin rızasını kazanabilmek için, tarihin en çirkin cinayet tablolarından birini oluşturmanın çabası içindeydiler.

Bir taraftan tarihin sayfalarında yiğitlik, fedakârlık, iman, cihat ve hak uğruna her şeyinden geçmenin sadıkane örneğini oluşturmak için cennet gençlerinin efendisi, Resululah’ın (s.a.a) yadigârı Hz. Hüseyin’in (a.s) komutanlığında toplanan az bir grup, diğer tarafta ise dünya ve makam sevgisi, zalimlerden korkmak, çeşitli batıl taassuplar, kinler, cehaletler vb. batıl saiklerle hareket eden ve zulüm ve fesat güçlerinin hedeflerini amelen simgeleyen bir ordu karşı karşıya gelmişlerdi.

Adeta bu günde İslam ümmetinin ve tarihin gelecekteki akışının takdiri belirlenecekti. Öz Muhammedî İslam’ı yaşamak isteyenlerle, İslam adı altında zulüm ve fıska dayanan nizamların sunduğu saptırılmış İslam’ı yaşamak istiyenlerin safları birbirinden ayrılacaktı. Böylece bu iki çizgi ve yolun birbirinden farklı olduğunu anlamakta güçlük çekenler, alternatifi olmayan iki zıt yoldan birini seçmek zorunda kalacaklardı. Bunun gerçekleşmesi için, İslam beldelerini uyandıracak bir şok lazımdı. Bir ilahî kan ve sağlamlığında şüphe edilmeyen bir hareket gerekliydi...

İşte Hüseynî kıyam, sönmeye yüz tutmuş olan İslam çerağını yeniden nurlandırarak, İslam ağacının kurumasını önleyecek böyle bir hareket idi. Hz. Hüseyin (a.s) diyordu ki: “Eğer Hz. Muhammed’in (s.a.a) dini, benim kanım yere dökülmeden hayatını sürdüremeyecekse, ben şehadete hazırım.”

Bu ilahî kıyamı etraflıca incelemek için, kıyamdan önceki olayları, kıyamın başlamasından sonuna kadar vuku bulan hadiseleri ve kıyamdan sonra meydana gelen hakikatları incelemek gerekir. Ama hiç şüphesiz bu kıyamın zirvesini, Aşura günü vuku bulan hadiseler oluşturmaktadır. İşte bu makalede, o gün vuku bulan olaylar anlatılacaktır.

Şimdi bu kıyamın öyküsünü birlikte okuyalım:

Hicri 61. yılın Muharrem ayının onuncu günü yani Aşura günü sabah namazından sonra, Hz. Hüseyin ordu komutanlarının her birinin vazifesini belirledi. Diğer tarafta, Ömer ibn-i Sa’d da ordusunun saflarını düzeltmekle meşguldu. İmam’ın (a.s) gözü kalabalık düşman ordusuna takılıp, karşısındaki insan selini görünce, ellerini duaya kaldırarak, Mabuduna şöyle bir münacaatta bulundu:

“Allah’ım! Her gam ve kederde sığınağım, her sıkıntı ve zorlukta ümidim ve her musibette güvendiğim Sensin. Kalpleri zayıflatan, kurtuluş yollarını kapatan, dostları kaçıran, düşmanları sevindiren nice gam ve musibetleri Sana şikayet ettim, başkalarından ümidimi kesip, Sana yöneldim. Ve Sen, o gam ve üzüntüyü giderdin, onları sen izale ettin. Her nimetin sahibi ve her dileğin nihayeti de Sensin.”

Aşura günü, İmam’ın ashabının düşman ordusuna yaptıkları hitabelerin yanı sıra, bizzat kendisi de hedefini açıklamak, kıyamındaki ilahî mesajını gafil insanlara ulaştırmak ve orada hazır bulunan halka hücceti tamamlamak amacıyla, defalarca düşman ordusunun karşısında durup, tarihî hutbeler irad etmiştir. Ordusunun saflarını düzene soktuktan sonra, İmam (a.s) atına binerek Ömer Sa’d’ın ordusunun karşısında durup, ilk konuşmasını şöyle yaptı:

“Ey İnsanlar! Beni dinleyin. Üzerime düşen sizlere öğüt ve nasihatimi dinlemedikçe ve bu bölgeye gelmemin sebebini öğrenmedikçe, savaş hususunda acele etmeyin. Eğer delilimi kabul edip, sözümü tasdik eder de bana hak verirseniz, saadet yolunu bulmuş olursunuz ve savaş için de hiç bir sebep kalmaz. Eğer delilimi kabul etmezseniz; yaptığınız işin daha sonra gam ve üzüntünüze sebep olmaması için, dostlarınızı bir araya toplayarak düşünüp taşının ve sonra, hakkımda aldığınız kararı uygulayın. Bana göz açtırmayın. Şüphesiz benim yardımcım Kur’an’ı indiren Allah’tır; salih kulların yardımcısı O’dur.

Ey Allah’ın kulları! Allah’tan korkun, dünyaya karşı ihtiyatlı davranın; eğer bütün dünya bir kişiye kalacak veya bir kişi orada sürekli kalacak olsaydı, peygamberler bâki kalmaya daha layıktı, rızaları celbedilmeye daha evlâ ve böyle bir hükme daha uygun olurlardı. Ancak Allah-u Teâla dünyayı fani olmak için yaratmıştır; yenileri eskir, nimetleri zail olur, sevinci ise kararır (gam ve üzüntüye dönüşür). Dünya engebeli bir menzil ve geçici bir evdir. Öyleyse ahiretiniz için azık toplayın; en güzel azık ise sakınmaktır; Allah’tan sakının ki, kurtuluşa eresiniz.

Ey insanlar! Allah-u Teâla dünyayı, ehlini halden hale sokan, fena ve zeval yurdu kıldı. Aldanan kimse, dünyaya aldanan ve bedbaht kişi de, ona bağlı olan kimsedir. O halde, sakın bu dünya sizi aldatmasın. Dünya kendisine itimat edenin ümidini kestiği gibi, tamah edenlerin de umudunu boşa çıkarır.

Sizlerin bir iş için toplandığınızı görüyorum; bu işle Allah’ı gazaplandırdınız. Derken, Allah da rahmetini sizin üzerinizden kaldırdı ve size azabını gerekli kıldı. Rabbimiz ne güzel bir Rabbdır, siz ise ne kötü kullarsınız. Allah’ın emrine uymaya ikrar ettiniz ve elçisi olan Hz. Muhammed’e (s.a.a) de iman ettiniz. Ama daha sonra torunlarını ve Ehl-i Beyt’ini öldürmek için saldırıya geçtiniz. Şeytan, sizin çevrenizi kuşatmıştır; böylelikle de size, yüce Allah’ı hatırlamayı unutturmuştur. Allah sizi ve dileğinizi helak etsin. “Biz, Allah’tanız ve şüphesiz O’na dönücüleriz.”

İmam (a.s), daha sonra şöyle buyurdu:

“Bunlar inandıktan sonra kâfir olanlardır. Bu zalim kavim, Allah’ın rahmetinden uzak olsun.”

Hz. Hüseyin (a.s), hutbenin üçüncü bölümünde kendini tanıtarak, onlara şu şekilde nasihat ve öğüt verdi:

“Ey insanlar! Soyumu söyleyin, ben kimim? Sonra kendinize gelin, nefsinizi kınayın. Bakın, beni öldürmeniz, Hürrmetimi gözetmemeniz size câiz midir? Ben, Peygamberinizin kızının oğlu değil miyim? Ben, Peygamberinizin vasisi ve amcası oğlunun oğlu değil miyim? Ben, herkesten önce Allah’a iman eden ve Peygamber’in risaletini tasdik eden kimsenin oğlu değil miyim? Seyyid-uş Şüheda olan Hamza, babamın amcası değil midir? Cafer-i Tayyar, benim amcam değil midir? Peygamber’in, benim ve kardeşim hakkındaki: “Bu ikisi, cennet gençlerinin efendileridir.” sözünü duymamış mısınız?

Eğer sözümü tasdik ederseniz, bu söylediğim sözler bir gerçektir. Allah’a andolsun ki, Allah Teâla’nın, yalancıya gazab ettiğini ve uydurduğu sözün zararını kendisine çevirdiğini bildiğim günden beri yalan söylemiş değilim.

Eğer beni yalanlarsanız, şimdi müslümanların arasında Peygamber’in ashabından olan kimseler mevcuttur; bunu onlardan soracak olursanız, size söylerler. Cabir ibn-i Abdullah-i Ensari, Ebu Said-i Hudri, Sehl ibn-i Sa’d-i Saidi, Zeyd ibn-i Erkam ve Enes ibn-i Malik’ten sorun, öğrenin; şüphesiz onların hepsi, Resulullah’ın benim ve kardeşimin (Hasan’ın) hakkında buyurduğu sözü duymuşlardır. Bu sözler, sizi kanımı dökmekten alıkoymuyor mu?”

Bu arada Şimr ibn-i Zil Cevşen bağırarak dedi ki: “O kalbiyle değil de, diliyle Allah’a ibadet ediyor, ne söylediğini bilmiyor.” Habib ibn-i Mezahir, İmam’ın (a.s) ordusunun adına ona şöyle cevap verdi:

“Hayır, Allah’a diliyle ibadet eden ve tam bir sapıklık içerisinde olan sensin. Evet, ben çok iyi biliyorum ki sen, mevlam Hüseyin’in (a.s) buyurmuş olduğu şeyden korkmuyorsun. Çünkü Allah, pâk olmayan kalbini müHürrlemiş, taş gibi yapmıştır.”

İmam Hüseyin (a.s), sözlerine şöyle devam etti:

“Ben ve kardeşim hakkında Peygamber’in buyurduğu bu sözde şüpheniz varsa, benim Peygamberinizin kızının oğlu olduğumdan da mı şüphe ediyorsunuz? Allah’a andolsun ki, doğu ve batı arasında (bütün dünyada), sizin ve dışınızdakiler arasında da Resulullah’ın benden başka torunu yoktur. Yazıklar olsun size! Acaba öldürdüğüm bir kimse veya zayi ettiğim bir mal ya da (sizde açtığım) bir yara karşılığında mı, beni cezalandırmak istiyorsunuz?”

İmam Hüseyin’in (a.s) sözü bu noktaya varınca, Kufe ordusu tam bir sessizlik içerisinde idi ve onlardan hiçbir tepki ve cevap müşahede edilmiyordu. Sonra İmam (a.s) kendisini davet eden ve Ömer-i Sa’d ordusu içerisinde olan ünlü kişilerden birkaçına hitaben şöyle buyurdu:

“Ey Şebes ibn-i Rib’i, ey Haccar ibn-i Ebcer, ey Kays ibn-i Eş’as ve ey Yezid ibn-i Haris! “Meyvalarımız yetişmiş, çevremiz (bağ ve bahçelerimiz) yeşermiştir ve senin emrinde olacak donanmış bir ordu da hazırdır” diye mektup yazan  siz değil miydiniz?! Söz ve ahdinizi unuttunuz mu?”

Onlar, “Biz böyle bir şey yazmadık” diye İmam’ın sözlerini inkar ettiler. İmam (a.s), “Hayır! Vallahi siz böyle yazdınız.” dedi. Bu arada Kays ibn-i Eş’as, yüksek bir sesle: “Biz ne dediğini bilmiyoruz. Niçin amcan oğlu Yezid’e biat etmiyorsun? Biat ettiğin takdirde, sana karşı istediğin gibi davranılacak ve sana en ufak bir zarar bile gelmeyecektir.” dedi. İmam Hüseyin (a.s), ona cevaben buyurdu ki:

“Ey Kays! Sen, Haşimoğulları’nın senden Müslüm’ün kanından başka bir kan mı istemelerinden korkuyorsun? Hayır, Allah’a and olsun ki, ben onlara zillet elini vermeyeceğim ve köleler gibi de, onların önünden kaçmayacağım. Rabbimiz olan Allah’a sığınırım.”

Kufe ordusu İmam’ın sözlerine mızrak ve ok atarak cevap verdiler. Daha sonra İmam (a.s) bineğinden inerek, bineğin yularını Akabet ibn-i Sem’an’a verdi ve geriye döndü.

Küfür ordusundan olan Abdullah ibn-i Havze-i Temimi ileri çıkıp, İmam’ın ashabına hitaben yüksek bir sesle “Hüseyin sizin aranızda mı?” diye sordu. İmam’ın (a.s) ashabından birisi “Evet, Hüseyin buradadır. Ne istiyorsun?” diye cevap verdi. Abdullah ibn-i Havze İmam’a hitaben şöyle dedi: “Ey Hüseyin! Seni cehennemle müjdeliyorum!”

İmam Hüseyin (a.s) “Yalan söyledin; çünkü ben bağışlayıcı, kerim, itaat edilen ve şefaat kabul eden Allah’a doğru gidiyorum; sen kimsin?” buyurdu. Abdullah “Ben Havze’nin oğluyum” dedi. Bunun üzerine İmam (a.s) ellerini kaldırarak şöyle dua etti: “Allah’ım, onu cehenneme sok.”

Abdullah ibn-i Havze, İmam’ın bu duasına öfkelenerek atını İmam’a doğru mahmuzladı. Atın ayağının bir taşa takılması sonucu, Abudullah ibn-i Havze yere yıkıldı ve ayağı eyerin üzengisine takıldı. At, ürkerek onu arkasında sürükledi ve çöldeki taşlara çarparak, bedenini parçalanmış ve yarı canlı bir halde ateş yakılmış olan bir çukura attı.

Ömer ibn-i Sa’d’ın piyade birliklerinin komutanı olan Mesruk ibn-i Vali-i Hazremi bu manzarayı görünce, geri dönerek kendi askerlerine ulaştı ve dedi ki: “Hayır; Allah’a andolsun, ben hiçbir zaman Resulullah’ın Ehl-i Beyti’yle savaşmayacağım. Çünkü, onların Allah katında yüce makamları ve değerleri var.”

Daha sonra Zuheyr ibn-i Kayn İmam’ın yanına gelerek Kufelilerle konuşmak için izin istedi. İmam Zuheyr’e izin verdi. Zuheyr, Ömer ibn-i Sa’d’ın ordusunun karşısında durarak yüksek sesle şöyle dedi:

“Ey Kufe halkı! Sizi Allah’ın azabından sakındırıyorum; müslümanın müslüman kardeşine nasihat etmesi gerekir ve bu ana kadar bizler din kardeşiyken ve aramıza kılıç girmemişken bu bağı kesmeyelim. Ancak aramıza kılıç girdiğinde, biz bir ümmet ve siz de başka bir ümmet olacaksınız.

Bilin ki, Allah-u Teâla nasıl davranacağımızı göstermek için biz ve sizi Resulullah’ın Ehl-i Beyt’iyle imtihan ediyor. Yezid ve Ubeydullah ibn-i Ziyad gibi azgınlara itaat etmekten sakınmanızı ve Resulullah’ın (s.a.a) evlatlarına yardım etmenizi istiyorum. Aksi takdirde, çok geçmeden gözlerinizi yuvalarından çıkaracak, el ve ayaklarınızı bağlayacak ve bedenlerinizi hurma ağaçlarına asacaklardır.”

Ömer ibn-i Sa’d’ın ordusu ona çirkin sözler söyleyerek, Hz. Hüseyin ve yarenlerini öldürmedikçe veya İbn-i Ziyad’a teslim etmedikçe bu savaştan vazgeçmeyeceklerini ifade ettiler. Zuheyr dedi ki:

“Vallahi Fatıma’nın (s.a) evlatları, Sümeyye’nin çocuklarından dostluğa daha layıktırlar. Onlara yardım etmiyorsanız, bari savaştan uzak durun.”

Bu sırada Şimr, Zuheyr’e doğru bir ok atarak dedi ki: “Sus, Allah sesini kessin. Boş laflarınla bizi yordun.” Zuheyr cevap olarak Şimr’e hitaben şöyle dedi:

“Ey Şimr! Ben seninle konuşmuyorum; çünkü sen, insan değilsin. Senin, Kur’an’dan doğru dürüst, hatta bir ayet bile bildiğini sanmıyorum. Kıyamette seni rezillik ve cehennem ateşiyle müjdeliyorum.”

Şimr ise “Çok geçmeden Allah seni ve imamını öldürecektir.” diyerek öfkeyle cevap verdi. Zuheyr de “Beni ölümle mi korkutuyorsun? Allah’a andolsun ki, Hüseyin’in yanında ölmek benim için sizinle ebedi yaşamaktan daha iyidir.” diyerek Şimr’in sözlerine karşılık verdi. Daha sonra tekrar orduya hitap ederek dedi ki:

“Ey Allah’ın kulları! Dikkatli olun; bu alçak adam sizi dinden çıkarmasın. Vallahi Muhammed’in (s.a.a) şefaati,  evlatlarını ve yardımcılarını kılıçtan geçirip, öldürenlere ulaşmayacaktır.”

Bu arada, İmam Hüseyin’in (a.s) ashabından birisi, Zuheyr’e şöyle dedi: “Ey Zuheyr! Sen, Firavunoğulları’nın mü’mini gibi onlara nasihat ettin. Allah seni mükâfatlandırsın.”

Sonra âbid ve zahid bir kişi olan, meşhur Kur’an kârilerinden sayılan ve kavmi arasında yüce bir makama sahip olan Bureyr ibn-i Huzayr, Kufelilere nasihat etmek için İmam Hüseyin’den (a.s) izin istedi. İmam izin verince, Bureyr savaş meydanına giderek şöyle dedi:

“Allah, halkı diniyle müjdelemek, hidayet ederek kendisine davet etmek ve insanların yolunu aydınlatan yanan bir ışık olması için Muhammed’i (s.a.a) peygamber olarak gönderdi. Bunlar, peygamberin evlatlarıdırlar; hangi hakla suyun yolunu onlara kapadınız.”

Kufeliler cevap olarak “Ey Bureyr! Bitir sözünü. Vallahi Hüseyin, hiç kimsenin susuz kalmadığı bir şekilde susuz kalacaktır.” dediler. Bureyr ise sözlerine şöyle devam etti:

“Ey insanlar! Muhammed’in mesajının izleri sizin aranızdadır ve bunlar, Peygamber’in Ehl-i Beyt’idirler; o halde onlara nasıl davranacağınıza bakın.”

Kufeliler, “Hüseyin Ubeydullah ibn-i Ziyad’ın emrine teslim olsun, sonra nereye isterse gitsin.” dediklerinde, Bureyr onlara şöyle dedi:

“Vay halinize ey Kufeliler! İmamım Hüseyin’e gönderdiğiniz mektuplarda, can vermeye hazır olduğunuzu yazdığınızı unuttunuz mu? Şimdi Hüseyin ve ashabı davetinize olumlu cevap vererek, sizlere yardıma koştu. Onları İbn-i Ziyad’a mı teslim edeceksiniz? Resulullah’ın evlatlarına böyle mi davranıyorsunuz? Ne kadar alçak insanlarsınız sizler?! Allah Teâla kıyamette sizleri susuz bıraksın.”

Bu sırada Kufelilerden birisi “Ey Bureyr! Neden bahsettiğini bilmiyoruz.” diyerek Bureyr’i susturmaya çalıştı, ama Bureyr sözlerine şöyle devam etti:

“Gerçek yüzünüzü bana gösterip, sizleri daha iyi tanımamı sağlayan  ve beni aydınlatan Allah’a şükür ediyorum. Allah’ım! Ben bu kavmin yaptıklarından uzağım ve sana sığınıyorum. Allah’ım! Bu insanlara, yaptıklarıyla senin karşında hazır olduklarında, baş aşağı oluncaya kadar sürekli bela ver ve gazap et.”

Bureyr’in sözleri buraya ulaşınca, Kufeliler onu oklarına hedef ettiler ve Bureyr kendi safına geri döndü. Daha sonra İmam Hüseyin (a.s), atını ileri sürerek Kufelilerin karşısında durdu ve elindeki Kur’an’ı başının üzerine koyarak şöyle buyurdu:

“Ey İnsanlar! Bizimle sizin aranızda Allah’ın kitabı ve ceddim Resulullah’ın sünneti hakem olsun. Bilmiyor musunuz ki, üzerimdeki gömlek, elimdeki bu kılıç ve kalkan Resulullah’a aittir.”

Kufeliler, İmam Hüseyin’in (a.s) sözlerini doğruladıklarında, İmam “Ey Kufe halkı! Öyleyse sizi benimle savaşa sürükleyen şey nedir?” diye buyurdu. Kufeliler “Emir Ubeydullah ibn-i Ziyad’a itaat etmektir.” diye karşılık verdiklerinde, İmam (a.s) şöyle buyurdu:

“Böyle bir kişiye biat eden ve kılıçlarını bize çeken, Allah’ın düşmanlarının dostları olan, aranızda ne bir adaleti uygulayacak ve ne de kendilerine yeni bir ümit bağlayabileceğiniz kimselere destek olan siz gibilerinin elleri kesilsin. Zalimlerin kılıcının sizlere hükmettiği ve zalimlerin zulümlerinin yeryüzünü kuşattığı bir durumda, Resulullah’ın Ehl-i Beyt’inden yüz çevirdiniz. Yazıklar olsun size; Allah’ın kitabını unuttunuz ve buyruklarını tahrif ettiniz.

Sizler, şeytanın izleyicisi olan günahkârlar grubunu izlemektesiniz. Resulullah’ın (s.a.a) sünnetlerini söndürmektesiniz. Peygamber’in Ehl-i Beyt’i olan bizleri bıraktınız ve bize uymadınız. Vallahi ahdinden dönmek, sizin eskiden beri süregelen adetinizdir. Yaşantınızın temeli bunun üzerine kurulmuştur. Doğrusu ahdinden dönmek, sizin benliğinizde kök salmıştır. Ve onun meyvesi bize acı ve gasıplara ise tatlıdır.

Bilin ki, şu reziloğlu rezil (İbn-i Ziyad), beni savaşla zillet arası iki yolda bırakmıştır ve biz zillete boyun eğmeyiz. Çünkü Allah-u Teâla, Resul’ü, mü’minler, temiz kimseler ve zamanın izzetli kimseleri, bu alçaklığı ve zilleti bizim için hoş görmezler. Bizim, zamanın zalimlerinin itaatini, yiğitlerin katligâhına tercih etmemizi kabul etmezler. Şimdi ben, Ehl-i Beytim ve sayıları az olan dostlarımla, Allah yolunda kıyam etmiş ve şehadeti canımla satınalmışım.

Ey insanlar! Allah’a andolsun, bundan sonra süvarinin bineğe binerek, meydanda gezdiği süre miktarınca dünyada kalırsınız. Bu sözü babam, ceddim Resulullah’tan bana nakletmiştir.

Şimdi ey Hürr, kendi işinize bakın ve toplanarak işi bitirin. Ancak bilin ki, Hüseyin’in ümidi ancak yüce Allah’adır. Çünkü hayatı, Allah’ın kudreti elinde olmayan kimse yoktur. Doğrusu benim Allah’ım sırat-ı müstakim üzeredir.”

Sonra İmam Hüseyin (a.s), Resulullah’ın (s.a.a) büyük sahabilerinden olan Fervet ibn-i Mesik-i Muradi’nin şu şiirlerini okudu:

“Ey millet! biz sizi yenersek, bu bizim şanımızdır.

Ve eğer yenilirsek bilin ki yenilmiş değiliz.

Eğer öldürürsek zafer bizimdir.

Ve eğer öldürülürsek yine zafer bizimdir.

Biz korkak insanlar değiliz.

Biz dünyanın cesurlarının efendileriyiz.

Öldürülürsek şehadet ve fedakârlık günümüz gelmiştir.

Doğrusu ölüm, pençelerini bir halkın üzerinden çekip, diğerlerinin üzerine doğru uzatır.

Geçmişler geçip gittikleri gibi, bugün de bizim ve dostlarımızın geçip gideceğimiz gündür.

Dünyanın efendileri diri kalsalardı, biz de mülk ve melekutun efendileri olduğumuz için diri kalırdık.

Ve eğer dünyanın yiğitlerinin yolları ebedi hayata vardıysa,

Yiğitlik hükmüyle ebedilik yolu, herkesten önce bize açıktır.”

Daha sonra İmam (a.s) dua için ellerini kaldırarak şöyle buyurdu:

“Allah’ım; bu kavme bir damla yağmur yağdırma ve asrın zalimlerini onlara hakim kıl ve Sakafi gencini onlara musallat et ki, dönemin zillet ve ölüm şarabını onlara içirsin. Doğrusu onlar yalan konuşmuş, ahitlerini bozmuşlardır. Ve Sen, iyice biliyorsun ki biz, Sana tevekkül etmişiz ve şüphesiz dönüşümüz Sanadır.”

Sonra İmam Hüseyin (a.s), Ömer ibn-i Sad’a hitaben buyurdu ki:

“Ey Ömer! Gerçekten beni öldürmekle Rey ve Gorgan’ın emiri mi olacağını sanıyorsun? Allah’a andolsun ki, bu makama ulaşamayacaksın ve bir yarar elde edemeyeceksin, bu kesin bir vaaddır. Şimdi elinden geleni yap. Şüphesiz benden sonra yüzün gülmeyecek. Kufe çocuklarının, senin başınla oynadıklarını ve onu taşlarına hedef aldıklarını görür gibiyim.”

Ömer ibn-i Sa’d, İmam’ın bu sözlerini duyunca, öfkeyle ordusuna geri döndü. Ömer ibn-i Sa’d’ın yanında olan ve İmam’ın sözlerini duyan Hürr ibn-i Yezid-i Riyahi, Ömer ibn-i Sa’d’a dedi ki: “Ey Sa’d’ın oğlu! Gerçekten sen Hüseyin ile savaşmak mı istiyorsun?”

Ömer Sa’d “Evet; vallahi bu savaşın en küçük sonucu da, baş ve elleri kesmektir.” dediğinde, “Acaba Hüseyin’in senin hakkında dediği şeyler üzerinde iyice düşündün mü?” diyen Hürr’e ise Ömer Sa’d şöyle cevap verdi: “Evet; şüphesiz iş benim elimde olsaydı kabul ederdim, ancak emirin İbn-i Ziyad savaşa ısrar ediyor ve bu hususta benim hiç bir yetkim yoktur.”

Hürr, Ömer Sa’d’ın ordusundaki diğer askerlere bakıverdi ve yanında Kurrat ibn-i Kays’ın olduğunu gördü. Ona sordu ki: “Ey Kurrat! Atına su verdin mi?” Kurrat “Hayır, ey Hürr.” dedi. Hürr “Onu sulamak istemiyor musun?” dediğinde, Hürr’ün konuşmaları Kurrat’ı kuşkulandırdı ve Hürr’ün kendisini savaştan uzaklaştırmak istediğini, ama kimsenin bunu farketmesini istemediğini sandı.

Hürr, atını İmam Hüseyin’in (a.s) ashabına doğru sürdü. Bu arada Muhacir ibn-i Avs onu görünce şöyle feryat etti: “Ey Hürr! İmam Hüseyin’in ordusuna mı saldırmak istiyorsun?” Hürr’ün bütün vücudunu titreme sardı ve rengi kaçtı. Hürr’ün bu durumunu görünce, Muhacir “Vallahi, bana Kufe’nin en cesur yiğidi kimdir diye soracak olsalardı, senden başka kimseyi göstermezdim. Bu halin nedir?” dedi. Hürr ise cevabında şöyle dedi:

“Ey Muhacir! Ben, kendimi cennetle cehennem arasında görüyorum ve ben bu ikisinden birini seçmek zorundayım. Vallahi kesilsem ve öldürülsem bile, cennetten başka bir şeyi seçmeyeceğim.”

Daha sonra Hürr, İmam Hüseyin’in (a.s) ashabına doğru ilerleyerek, İmam Hüseyin’in ve ashabının yüzüne bakmaktan utanır bir halde başını önüne eğmiş, kendi kendine şöyle diyordu:

“Allah’ım, sana yöneliyor, yaptıklarımdan tövbe ediyorum. Tövbemi kabul buyur. Doğrusu ben senin velilerinin ve dostlarının kalbini incittim; Peygamber’inin evlatlarını avare ettim.”

Sonra Hz. Hüseyin’e hitaben: “Ya Eba Abdillah! Ben yaptıklarımdan pişmanım. Tövbem kabul olur mu?” dedi. İmam Hüseyin (a.s) “Evet, Allah tövbeni kabul eder ve günahlarını bağışlar.” dediğinde, Hürr şöyle dedi:

“Sizinle savaşmak için Kufe’den dışarı çıktığımda, bir ses duymuştum; biri bana seslenerek dedi ki: “Ey Hürr! Seni cennetle müjdeliyorum.” Kendi kendime düşündüm ve dedim ki: “Yazıklar olsun Hürr’e! Resulullah’ın evladıyla savaşmaya gittiğinde cennetle müjdeleniyor.”

İmam Hüseyin (a.s) ise “Doğrusu, iyilik sana yönelmiştir. Allah sana hayırlı mükâfat versin.” buyurdu. Daha sonra Hürr, İmam’dan Kufelilere konuşmak amacıyla savaş alanına gitmek için izin istedi. İmam (a.s), Hürr’e izin verdi. Hürr meydana çıkarak gür bir sesle şöyle dedi:

“Ey Kufe halkı! Anneniz size matem tutsun. Resulullah’ın evladını davet ettiniz ve canlarınızı onun yolunda feda edeceğinizi söylediniz. Ve şimdi size gelmişken onu aranıza almış, ona kılıç çekmişsiniz ve esirler gibi özgürlüğünü elinden alarak, suyun yolunu ona kapamışsınız?! Peygamber’inizin evlatlarına böyle mi davranıyorsunuz; ne kadar da kötü bir halksınız sizler! Susadığınızda Allah size su vermesin.”

Bu sırada Ömer Sa’d’ın piyade birliklerinden bir grubu Hürr’ün üzerine yürüdüler. Hürr geri dönerek İmam Hüseyin’in (a.s) yanında yer aldı. Çünkü İmam Hüseyin, ashabını savaşı başlatmaktan sakındırıyordu.

Bir süre geçtikten sonra, Şimr ibn-i Zil Cevşen öne atılarak şöyle dedi: “Kızkardeşimin çocukları neredeler? (Kardeşim Ümmül Benin’in çocukları olan Ebulfezl) Abbas ve kardeşleri neredeler?”

Onlar, Şimr’e cevap vermekten sakındılar. İmam (a.s), “Kafir bile olsa ona cevap verin” dedi. Onlar da “Ne istiyorsun, ey  Şimr?” dediler. Şimr “Ey kızkardeşimin çocukları, size eman aldım. Kendinizi helakete atmayın ve emirimiz Yezid’in emrine teslim olun.” dediğinde, İmam Hüseyin’in kardeşi Ebulfezl-il Abbas dedi ki:

“Allah’ın laneti sana ve aldığın emana olsun. Resulullah’ın evladı emanda olmadığı halde, bize eman mı veriyorsun?! Bizden, lanetlenmiş kimselerin emrine mi teslim olmamızı istiyorsun?! Amellerin ne kadar kötü, senin ise ne kadar alçak bir düşüncen var  ey Şimr!”

Ömer ibn-i Sa’d yayına bir ok taktı ve İmam Hüseyin’in (a.s) ordusuna doğru ilerleyerek, ilk oku atıp şöyle dedi: “Şahid olun ki, Hüseyin ve ashabına ilk oku atan benim; emir Ubeydullah’ın yanında buna tanıklık yapın.”

Küfür ordusu komutanının bu hareketinden sonra her taraftan İmam Hüseyin ve ashabı üzerine oklar yağmur gibi yağmaya başladı ve ashaptan ok isabet etmeyen kimse kalmadı.

Bu arada İmam (a.s) “Ey yarenlerim! Kalkın. Allah sizi hayırla mükâfatlandırsın. Kaderimizde olan şehadete doğru yürüyün. Doğrusu bu oklar, Kufe halkının elçileridirler.” diye buyurdu.

İmam’ın (a.s) ashabı, küfür ordusuna karşılık vermek için saldırıya geçti. Böylece savaş başladı ve bir süre devam etti. Bu saldırı sona erip, ortalık yatışarak toz toprak çöktüğünde, İmam’ın  (a.s) ashabından 50 kişi şehid olmuştu.

Gürültü yatıştıktan sonra Ziyad ibn-i Ebi Süfyan’ın kölesi Yesar ve Ubeydullah ibn-i Ziyad’ın kölesi Salim, meydana çıkarak Habib ibn-i Mezahir ve Bureyr ibn-i Huzayr’i savaşa davet ettiler. Bu sırada cesur, yiğit, uzun boylu ve güçlü bir şahıs olan Abdullah ibn-i Umeyr-i Kelbi onlarla savaşmak için İmam’dan izin istedi. Ebu Abdullah-il Hüseyin (a.s) ona izin vererek buyurdular ki: “Ben onu (Abdullah ibn-i Umeyr’i) tecrübeli bir savaşçı biliyorum.”

Abdullah, atıyla savaş meydanına geldiğinde, Salim ve Yesar onun kim olduğunu sormaları üzerine, Abdullah recez okuyarak kendisini tanıttı. Onlar “Biz seni tanımıyoruz. Zuheyr, Bureyr veya Habib meydana çıksın.” dediler.

Abdullah, Yesar’a hitaben, “Benimle savaşmaktan mı çekiniyorsunuz” diyerek kılıçla ona saldırdı. Salim Abdullah’ın Yesar’la savaşmakta  olduğunu görünce, arkadan ona saldırdı. Abdullah’ın dostları, arkanı gözetle diye bağırdılar. Salim kılıcını indirdi. Abdullah bu darbeyi sol eliyle karşılayınca parmaklarını kaybetti. Abdullah, Yesar ile Salim’i cehenneme gönderdikten sonra İmam’ın yanına döndü. İmam (a.s)’ın yanına yaklaştığında eşi çadırlardan dışarı çıkarak dedi ki:

“Anam, babam sana feda olsun ey Abdullah. Savaş meydanına dön, kendini Resulullah’ın (s.a.a) yakınlarına ve evlatlarına feda et. Allah’a andolsun, birlikte şehid oluncaya kadar seni yalnız bırakmayacağım.”

Eşinin bu sözlerine şaşıran Abdullah “Biraz önce beni savaştan alıkoymak istiyordun. Ne oldu ki, şimdi kendin de meydana gitmek istiyorsun.” dedi. Abdullah’ın eşi ise “Beni kınama. Şimdi İmam’dan duyduğum bir söz kalbimi yaktı.” dedi. “İmam’dan ne duydun?” diyen Abdullah’a, eşi dedi ki: “Biraz önce çadırların arasında durmuştum. Birden İmam’ın şöyle buyurduğunu duydum: “Benim dostlarım ne kadar da az.”

Sonra Abdullah, İmam Hüseyin’e yönelerek şöyle dedi: “Ya Eba Abdillah, ey mevlamız!” dedi, “Emredin eşim çadırlara geri dönsün.” İmam (a.s) da “Allah, Resulullah’ın evlatlarının yardımına koşan sizleri hayırla mükâfatlandırsın. Ey Ümm-ü Veheb! Çadırına dön; Allah-u Teâla kadınlardan cihadı kaldırmıştır.” dedi.

Ömer ibn-i Halid-i Seydavi kölesi Sa’d’le, Cabir b. Haris ve Mucami b. Abdullah Aizi birden yerlerinden fırlayarak, topluca Kufelilere saldırdılar ve Ömer ibn-i Sa’d’ın ordusunun ön saflarını yararak ordunun kalbine doğru ilerleyip, onlardan bir çoğunu öldürdüler.

Ömer Sad’ın ordusundan bir grup onları ablukaya aldılar ve İmam’ın diğer ashabından ayırdılar. İmam (a.s), kardeşi Abbas’a onlara yardım etmesini emretti. Ebulfezl Abbas bir arslan gibi küfür ordusuna saldırdı ve yaralanan dostlarını kurtardı. İmam’ın (a.s) bu fedaileri, bir kez daha cesurca saldırarak şeytan ordusundan onlarcasını cehenneme gönderdiler ve nihayet şehid oldular. Bu esnada İmam Hüseyin (a.s) eliyle mübarek sakalını tutarak şöyle buyurdular:

“Allah’a andolsun ki, kanıma boyandığım halde Rabbime kavuşuncaya kadar ben onların isteklerine teslim olmayacağım.”

Daha sonra İmam Kufelilere hitaben şöyle buyurdu:

“Acaba aranızda feryadımıza yetişip, bize yardımda bulunacak bir kimse yok mudur? Acaba Resulullah’ın haremini (Ehl-i Beyt’ini) savunacak birisi yok mudur?”

Bunun üzerine Ehl-i Beyt kadınlarının ağlama sesleri yükseldi. Ömer Sa’d’ın ordusu arasında bir kargaşalık başgösterdi. İmam’ın yardım istediğini duyan ve Kufe ordusundan olan Sa’d ibn-i Haris-i Ensari kardeşiyle birlikte pişman olup küfür ordusuna saldırarak şeytan izleyicilerinin bir çoklarını kanlarına boyadıktan sonra kendileri de şehid oldular.

Böylece İmam’ın ashabı gittikçe azalmaya ve şehidlerin sayısı çoğalmaya başladı. Daha sonra savaş, ferd ferd olarak sürdü ve İmam Hüseyin’in ashabından her biri Kufelilerden bir çoğunu cehenneme gönderdi.

Ömer Sa’d’ın ordusundan olan Amr ibn-i Haccac yüksek bir sesle Kufelilere, “Ey Kufeliler! Kimlerle savaştığınızı biliyor musunuz? Bunlar, karşılarına çıkan herkesi öldüren savaşçılardır. Bunları taş yağmuruna tutun ve işlerini bitirin” diye hitap etti ve hemen peşinden, komutası altındaki askerlerle İmam Hüseyin’in ordusunun sağ koluna saldırdı. İmam’ın (a.s) ashabı, dağ gibi onların karşısında direniş gösterip, onlardan kalabalık bir grubu öldürdüler.

Komutanları geri çekilme emri verdiler. İmam Hüseyin’in (a.s) ashabı, onları ok yağmuruna tuttu. Bu esnada Amr ibn-i Haccac, Abdullah-i Beceli’yle birlikte tekrar saldırıya geçti. Havaya yükselen toz toprak yatışınca İmam Hüseyin’in (a.s) ashabı, Müslim ibn-i Avsece’nin yere düştüğünü gördüler.

Müslim ibn-i Avsece, dönemin en cesur yiğitlerindendi. İmam Hüseyin’in elçisi Müslim ibn-i Akil Kufe’ye geldiğinde O, mal ve para toplayıp teçhizat almada ve halktan bi’at toplamada onun vekiliydi. Ve yine Tasua günü akşam, İmam Hüseyin (a.s) “Ben bi’atımı sizin üzerinizden kaldırdım; kalkın gidin.” buyurunca, Müslim ibn-i Avsece İmam’a şöyle demişti:

“Ey Resulullah’ın torunu! Seni bırakarak nasıl gidebiliriz? Bu durumda Allah’a ne cevap veririz? Hayır, vallahi mızrağımı düşmanların göğsünde kırıncaya kadar, ben sizden ayrılmam ve elimde kılıç olduğu müddetçe düşmanlara saldırırım. Silahım olmazsa onlara karşı taşla savaşırım.

Allah’a andolsun, biz Peygamber’in hürmetini gözettiğimizi yakîn edinceye kadar sana yardım etmekten vazgeçmeyeceğiz. Allah’a andolsun, ben senin yolunda yetmiş kere öldürülür, sonra dirilir, tekrar öldürülerek yakılırsam ve külümü yele savururlarsa yine sizden ayrılmam. Oysa şimdi, sadece bir kere şehid olacakken sizi nasıl bırakabilirim ve ondan sonra ebedî keramet ve saadete nasıl  ulaşabilirim?”

Bu özelliğe sahip olan Müslim ibn-i Avsece şimdi kanlara boyanmıştı. İmam Hüseyin (a.s) ve Habib ibn-i Mezahir onun baş ucuna geldiler. İmam onun hakkında dua ederken, Habib ibn-i Mezahir de şöyle diyordu: “Seni bu halde görmek bana zor geliyor, ama seni cennetle müjdeliyorum.” Müslim de hayatının son anlarında zayıf bir sesle, “Allah Teâla seni de iyi bir müjdeyle müjdelesin.” dedi.

Habib “Ey Müslim! Senden sonra sağ kalacak olsaydım bana vasiyet etmeni ve dileğini yerine getirmeyi isterdim. Ancak biliyorum ki böyle bir fırsat yoktur ve yakında ben de sana kavuşacağım.” dediğinde, Müslim son sözünü şöyle dile getirdi: “Ey Habib! Tek vasiyetim şudur ki, kesinlikle İmam Hüseyin’e yardım etmekten vazgeçme ve hayatta olduğun sürece ona yardım et.”

Bu sözlerden sonra Müslim gözlerini kapayarak canını Allah’a teslim etti. Bunun üzerine İmam şu ayeti okudu:

Mü’minlerden öyle kimseler vardır ki, Allah ile yaptıkları ahde sadakat gösterdiler, onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimi de beklemektedir. Onlar, hiç bir değişme ile (sözlerini) değiştirmediler.”                     

(Ahzab/23)

Ömer ibn-i Sa’d’ın askerleri, “Müslim ibn-i Avsece’yi öldürdük” diye haykırıyorlardı. Ansızın Şebes ibn-i Rib’i şöyle seslendi:

“Ey insanlar! Ananız sizin yasınızı tutsun. Müslim gibi birisi öldürülür de siz sevinir misiniz? Yazıklar olsun size! Müslümanlar arasında onun ne kadar büyük bir makamı olduğunu bilmiyor musunuz? Allah’a andolsun, savaşlarda müşrikler onun kılıcının önünden kaçarlardı ve tek başına öyle bir yiğitlik gösterirdi ki, bütün orduyu hayrete düşürürdü.”

Yine Ömer Sa’d’ın ordusu, ilkönce İmam Hüseyin’in (a.s) ordusunun sağ koluna saldırdı. Bu saldırıyı defederken, Abdullah ibn-i Umeyr-i Kelbi şaşılacak bir direniş gösterdi ve tek başına onların içine dalarak bir çoklarını kılıçtan geçirdi. Sonra Hani ibn-i Semit-i Hazremi adındaki düşman askeri, kılıçla Abdullah’ın sağ kolunu ve bir diğeri de onun ayağını kesti.

Böylece Abdullah ibn-i Umeyr esir düştü, esir düşer düşmez düşmanlar onu, ordunun gözü önünde mızrak ve kılıçlarla bedenini paramparça ederek şehid ettiler. Çadırlarda bulunan eşi Ümm-ü Veheb katlıgâha gitti ve kocasının cansız bedeninin yanına oturup, yüzünün kanını silerek dedi ki: “Ey Abdullah! Cennet sana mübarek olsun. Allah’tan bana da seninle birlikte cennette yer vermesini istiyorum.”

Bu sahneyi gören Şimr, kölesine bu kadını öldürmesini emretti. Köle de Şimr’in emrini yerine getirerek bu fedakâr ve mü’min kadını şehit etti; böylece Ümm-ü Veheb, Aşura günü şehid düşen ilk kadın oldu.

Daha sonra Şimr’in kölesi, Abdullah’ın başını gövdesinden ayırarak, onu İmam Hüseyin’in (a.s) çadırlarına doğru fırlattı. Abdullah’ın annesi, oğlunun başını alıp öptükten sonra eline uzun bir sopa alarak düşmana saldırdı. Ama İmam Hüseyin (a.s), onu geri çevirmelerini emretti ve ona şöyle buyurdu: “Geri dön. Allah günahlarını affetsin. Cihad kadınlardan kaldırılmıştır.”

Şimr tekrar hücum etti. Zuheyr ibn-i Kayn, dostlarından on kişiyle birlikte ona karşı koyarak, Şimr’in ordusunu geri püskürttü. Süvari birliklerin komutanı olan Kudret ibn-i Kays, askerlerinin bozguna uğradığını görünce, Ömer ibn-i Sa’d’dan yardım istedi. Ömer ibn-i Sa’d, bir birlik daha yardım gönderdi.

İmam Hüseyin’in (a.s) ashabı, yiğitçe savaşarak küfür ordularını cehenneme gönderiyorlardı. Allah dostları omuz omuza vererek İmam ve Resulullah’ın Ehl-i Beyt’ini yüzük taşı gibi aralarına alıp, canlarını onlara feda ediyor, küfür ordularıyla Allah’ın dininin önderleri arasında, uzun bir çelik duvar oluşturuyorlardı. Ömer ibn-i Sa’d, bu çelik engeli dağıtmak istiyordu; ancak askerleri bunu başaramıyorlardı.

Ömer ibn-i Sa’d ansızın İmam Hüseyin’in çadırlarını yakmalarını emretti. Çadırlar ateş alınca kadın ve çocuklar korkarak çadırlardan dışarı çıktılar. Bu arada Ebu Şe’sa-i Kindi, İmam’ın huzurunda Kufelileri oklarıyla cehenneme gönderiyordu. İmam onun hakkında şöyle dua etti: “Allah’ım; onun pazusunu güçlü kıl, oklarını hedefine ulaştır ve cennetle mükâfatlandır.” Ebu Şe’sa, Ömer ibn-i Sa’d’ın askerlerinden bir çoğunu öldürkükten sonra şehadete ulaştı.

Öğle güneşi gökyüzünde parlayıp, yakıcı ışınlarını Kerbela çölüne yansıtmaktaydı. Ebu Semame-i Saidi güneşe baktıktan sonra, İmam Hüseyin’e hitaben arzetti ki:

“Ey Eba Abdillah! Canım size feda olsun. Bu ordunun sana ve seninle savaşmaya yaklaşmış bulunduklarını görüyorum. Allah’a andolsun, ben kanıma boyanıp sizin emrinizde ölmedikçe, siz ölmeyeceksiniz. Şimdi son bir kez öğlen namazını sizinle birlikte kılmak istiyorum.”

İmam Hüseyin gökyüzüne bakarak buyurdu ki:

“Bize namazı hatırlattın; Allah seni zikir ehli olan namaz kılanlardan kılsın. Evet, şimdi öğle namazının ilk ve fazilet vaktidir. Düşmandan namaz kılmamız için savaşı durdurmalarını isteyin.”

Kufe ordusuna geçici olarak ateşkes teklif edildiğinde, batıl ordusunun ileri gelenlerinden biri olan Husayn ibn-i Numeyr şöyle dedi: “Sizin namazınız kabul değildir.” Habib ibn-i Mezahir-i Esedi ona cevaben şöyle dedi: “Ey Numeyr’in oğlu! Ey cahil! Resulullah’ın evlatlarının namazlarının kabul olmayıp da senin namazının mı kabul olacağını sanıyorsun?!”

Husayn ibn-i Numeyr Habib’e hücum etti. Habib ileri çıkıp kılıçla onun başını yaralayarak attan yere düşürdü. Ancak arkadaşları onun yardımına koşup, onu kurtardılar. Habib tekrar saldırarak onlardan bir çok kişiyi cehenneme gönderdi. Bu arada Budeyl ibn-i Sarim, ona saldırarak Habib’i yaraladı. Habib atından yere düştü. Kalkmak istediğinde Husayn ibn-i Numeyr hücum ederek mübarek başını gövdesinden ayırdı.

Yaşlı Habib’in şehid düşmesi, Hz. Hüseyin’i (a.s) çok üzdü. İmam, Habib’in baş ucuna gelerek buyurdu ki: "Ben bu şehadetin hesabını Allah’a bırakıyorum." dedi ve sonra “İnna lillah ve inna ileyhi raciun” (Biz Allah’tanız ve şüphesiz O’na dönücüleriz) ayetini okudu.

Hürr ibn-i Yezid-i Riyahi, Zuheyr ibn-i Kayn’le omuz omuza vererek Ömer ibn-i Sa’dın ordusuna hücum ettiler. Düşman onların birini çevrelediğinde, diğeri muhasara halkasını parçalıyor arkadaşını düşmanın elinden kurtarıyordu. Bu arada Hürr recez okuyarak şöyle diyordu:

“Doğrusu ben Hürr’üm.

Sizleri kılıçtan geçiririm.

Bu toprakta inen en üstün kimseye yardım ederim.

Sizleri öldürürüm ve bu yolda asla şüphe etmem.”

Savaş bir müddet devam ettikten sonra, düşmanlar Hürr’ün atını hedef aldılar ve at aldığı darbeler sonucu öldü. Atını elden veren Hürr, daha sonra piyade olarak savaşa devam etti. Düşman askerlerinin kırktan fazlasını öldürdükten sonra, düşmanın piyade birliklerinden bir grubunun saldırması sonucu, ayakta duramayarak yere düştü. Bu sırada İmam’ın (a.s) dostlarından bir kaçı onlara saldırarak, can vermek üzere olan Hürr’rün bedenini savaş meydanının ortasından çadırlara doğru getirip, şehidlerin bulunduğu çadırın önüne bıraktılar.

İmam Hüseyin (a.s) can vermekte olan Hürr’ün yanına gelerek başını dizleri üstüne aldı ve yüzündeki kanla toprakları temizleyerek şöyle buyurdu: “Ey Hürr! Anne’nin adını Hürr koyduğu gibi, gerçekten sen hem bu dünyada ve hem de ahirette Hürsün.”

Daha sonra Ali ibn-i Hüseyin onun hakkında şu şiirleri okudu:

“Hürr-ü Riyahi ne de iyidir!

Mızraklarla çarpıştığında ne de sabırlıdır!

Hürr ne iyidir; Hüseyin çağrıda bulunduğunda,

O zaman canıyla ne de fedakârlık edendir.

Ey Rabbim! Onu cennete misafir kıl.

Ve onu güzel hurilerle evlendir.”

İmam (a.s), namaza durarak ashabıyla öğle namazını kılmaya başladı. Zuheyr ibn-i Kayn ve Said ibn-i Abdullah-i Hanefi, okların İmam’a (a.s) isabet etmemesi için, İmam’ın önünde durarak göğüslerini siper ettiler ve İmam (a.s) namazı bitirince, Said aldığı ağır yaralar yüzünden yere yıkıldı ve şöyle dedi:

“Allah’ım! Âd ve Semud kavmini lanetlediğin gibi ahdini bozan bu insanları da lanetle ve onlara azabını gönder. Allah’ım benim selamımı Peygamber’ine ulaştır.”

Daha sonra İmam’a (a.s) bakarak dedi ki: “Ey Resulullah’ın (s.a.a) torunu sana karşı vazifemi yapıp görevimi yerine getirdim mi?” İmam Hüseyin (a.s) de cevabında şöyle buyurdu:

“Evet, ey Said; sen cennete gidiyorsun ve bir saat sonra biz de senin yanında olacağız. Benim selamımı ceddim Resulullah’a ulaştır.”

Daha sonra İmam Hüseyin (a.s) yarenlerine hitaben şöyle buyurdu:

“Ey benim dostlarım! Cennet sizin karşınızdadır ve onun kapıları sizin yüzünüze açık, nehirleri akmakta olup, meyveleri yetişmiştir. Resulullah ve Allah yolunun şehidleri, sizi beklemekte ve sizin geleceğinizi birbirlerine müjdelemekteler. Öyleyse Allah ve Resulünün dinini himaye edin. Resulullah’ın Ehl-i Beyt’ini müdafaa edin. Allah sizleri affetsin.”

Daha İmam’ın sözleri bitmemişti ki Yezid ibn-i Ma’kel, düşman ordusunun saflarından ileri çıkarak, İmam Hüseyin’in (a.s) ashabından olan Bureyr ibn-i Huzayr’e hitaben şöyle dedi: “Ey Bureyr! Allah’ın size yaptıklarını nasıl değerlendiriyorsun?”

Bureyr: “Allah’a andolsun ki, O’ndan iyilikten başka bir şey görmedim. Beni hayır ve iyiliğe yöneltti; seni ise mahcup ve esir etti.”

İbn-i Ma’kel: “Yalan söylüyorsun, ey Bureyr! Benî Levzan’dan birlikte hareket ettiğimizde, mü’minlerin emirinin Hz. Ali olduğunu söylediğini hatırlıyor musun?”

Bureyr: “Evet, öyle söyledim ve şimdi de o sözlerimi tekrarlıyor ve senin sapıklardan olduğuna şehadet ediyorum. Şimdi gel mübahele edelim ve Allah’ın lanetini yalancıların üzerine kılalım.”

Daha sonra Yezid ibn-i Ma’kel’le Bureyr ibn-i Huzeyr ellerini kaldırarak Allah’tan yalancıyı lanet ve helak etmesini istediler. Sonra savaşmaya başladılar. Çok geçmeden Bureyr’in kılıcı, Yezid’in başına inerek orada kaldı. Bureyr kılıcını Yezid’in başından çıkarmaya çalıştığı esnada, Rıza ibn-i Munkiz-i Abdi adında biri, ona hücum etti.

Bureyr bir müddet savaştıktan sonra, onu yere vurarak göğsünün üstünde oturdu. Rıza ibn-i Munkiz akrabalarını yardıma çağırdı. Ka’b ibn-i Cabir ibn-i Ömer, Bureyr’i öldürmek istediğinde, Afif ibn-i Zuheyr ibn-i Ebi Ahmed ona seslenerek dedi ki: “Yazıklar olsun sana! Kimi öldürmek istediğini biliyor musun? O, Kufe mescidinin kârilerinin büyüğü Bureyr ibn-i Huzeyr’dir. Onu kendi haline bırak.”

Ama Ka’b onun sözlerini önemsemedi ve Bureyr’in arkasına bir kılıç indirdi ve ikinci darbeyi Bureyr’in başına indirerek onu şehid etti. Sonraları Ka’b eşiyle karşılaştığında, eşi onu kınayarak dedi ki:

“Yazıklar olsun sana! Resulullah’ın evladına kılıç çekiyor ve Kufe kârilerinin büyüğünü mü öldürüyorsun?! Allah’a andolsun, bundan böyle seninle konuşmayacağım. Çünkü sen, büyük bir cinayet işlemiş bulunmaktasın.”

İmam Hüseyin’in (a.s) ashabından olan Hanzele ibn-i Es’ad-i Şibami, düşman ordusuna nasihat etmek için İmam’dan izin istedi ve konuşmasını şu sözlerle tamamladı:

“Ey insanlar! Ben, Ahzab günü gibi azaplı bir günün ve Nuh, Âd ve Semud kavimlerinin başına gelenlerin, sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum; birbirinizi kınayacağınız ve o zaman artık Allah’ın sizi affetmeyeceği günden korkuyorum. Bilin ki, Allah’ın saptırdığı kimseyi, hiç kimse hidayet edemez. Ey insanlar! Hüseyin’i (a.s) bırakın ve onu öldürmeyin, aksi durumda Allah sizi büyük bir azaba düçar edecektir.”

İmam Hüseyin (a.s) Hanzele’nin sözlerini duyunca, ona hayır dua ederek şöyle buyurdu:

“Allah sana rahmet etsin ey Hanzele. Onlar savaştan önce senin hak davetini reddederek kalkıp sana ve yarenlerine cevap verdiklerinde azabı hakkettiler. Ama şimdi salih kardeşlerini öldürdüler; artık onların hallerinin nasıl olacağı bellidir.”

Daha sonra Hanzele “Ey Resulullah’ın evladı! Doğru buyurdunuz; canım size feda olsun.” diyerek meydana gitti ve şehid oluncaya kadar şavaştı.

Abis ibn-i Ebi Şebib-i Şakiri, Şia’nın meşhur alim ve muhaddislerinden olan Şevzeb’e yaklaşarak “Ey Şevzeb! Bu gün ne düşünüyorsun?” dediğinde, Şevzeb şöyle dedi: “Ne düşünmemi bekliyorsun. Öldürülünceye kadar Resulullah’ın (s.a.a) evladının emrinde savaşacağım.”

Şevzeb’in bu yolda kararlı olduğunu gören Abis, Şevzeb’e dedi ki: “Ben de senin hakkında böyle düşünüyorum. O halde şimdi İmam’ın huzuruna giderek izin iste ve savaşa git.” Şevzeb de İmam’ın (a.s) huzuruna giderek izin aldıktan sonra meydana gitti ve şehid oluncaya kadar savaştı.

Daha sonra Abis, kendisi şavaşa gitmek için hazırlanmağa başladı. Abis’in savaşı, hedef uğruna yapılan yiğitliğin, en büyük bir örneğidir. Kerbela şehidleri savaşa gitmek istediklerinde, İmam Hüseyin’in (a.s) huzuruna giderek izin istiyor, vedalaşıyor, iman ve yiğitlikten bahsediyorlardı.  Abis de diğer Kerbela şehidleri gibi İmam’ın huzuruna giderek meydana gitmek için izin istedi ve şöyle dedi:

“Ya Eba Abdillah! Benim yanımda,  yeryüzünde hiç kimse sizin kadar aziz ve sevgili değildir. Canımdan daha aziz bir şeyim olsaydı, onunla sizi bu zulüm ve ölümden kurtarabilseydim, onu feda etmekten çekinmezdim. Şahid ol ki, ben senin ve babanın dini üzere ölüyorum.”

Yezid ordusunda olan Rabi ibn-i Temim diyor ki:

“Abis’i görür görmez tanıdım. Onu öncelerden tanıyordum. Savaşlarda onun yiğitliğini görmüştüm. Ondan daha cesur birini tanımıyordum. Dolayısıyla bağırarak dedim ki: Bu arslanlar arslanı Abis ibn-i Şebib-i Şakiri’dir. Onun karşısına çıkan herkes öldürülür.”

Abis, ateş alevi gibi meydanda dönerek savaşmak için savaşçı istiyordu ama hiç kimsenin onun karşısına çıkmaya cesareti yoktu. Yezid ordusunun komutanı Ömer ibn-i Sa’d, bir grubun ona hücum ederek taş yağmuruna tutmasını emretti. Abis her taraftan üzerine taş yağdığını, kendisiyle erkekçe savaşacaklarına taş yağmuruna tuttuklarını görünce, üzerindeki zırhı ve başındaki başlığı çıkardı.

Böylece üzerinde elbisesi olmaksızın kendisini düşman orduları denizine atıverdi ve siyah bulutlar arkasındaki güneş ve karanlıklar içinde bir ateş gibi meydana yürüdü. Rabi ibn-i Temim diyor ki: “Allah’a andolsun ki Abis her taraftan hücum ediyordu ve iki yüzden fazla kişi onun karşısından kaçıyor ve birbirlerinin üzerine yıkılıyorlardı.”

Abis böyle savaşıyordu. Nihayet Yezid ordusu onun dört tarafını kuşattı ve aldığı taş, mızrak ve kılıç yaralarıyla yere yıkıldı... Bir grup Abis’in başını ellerine almış dolaştırıyor ve her biri onu kendisinin öldürdüğünü iddia ediyordu. Böylece Abis de şehadet şerbetini içti.

Daha sonra Ebuzer-i Gaffari’nin kölesi Cevn, İmam Hüseyin’in (a.s) huzuruna çıkarak meydana gitmek için izin istedi. İmam ona buyurdu ki: “Ey Cevn! Sen afiyet ve asayiş ümidiyle bizimle buraya kadar geldin; şimdi kendi yoluna gidebilirsin.” Cevn İmam’ın (a.s) ayaklarına kapanarak ayaklarını öpüp şöyle dedi:

“Ey benim imamım! İyi günlerimde sizin yanınızdaydım. Şimdi zor durumdayken sizi nasıl bırakabilirim. Ey benim mevlam! Ben kötü kokulu, hasebi düşük ve rengi siyah bir köleyim. Güzel kokulu, şerif hasebli ve beyaz renkli olmam için cennete girmeme müsaade edin. Allah’a andolsun ki, benim siyah kanım, siz Resulullah’ın (a.s) Ehl-i Beyt’inin (a.s) pâk kanlarına karışıncaya kadar sizi bırakmam.”

Bunun üzerine İmam (a.s) Cevn’a izin verdi. Cevn meydana giderek bir kaç kişi öldürdükten sonra kendisi de şehid oldu. İmam (a.s) onun başucuna gelerek buyurdu ki:

“Allah’ım! Onun yüzünü ak et, kokusunu güzelleştir, onu salih kişilerle haşret ve onu Muhammed ve Ehl-i Beyt’iyle haşret.”

Naklediyorlar ki: “Onun cesedinin yakınından geçen herkes, orada miskten daha güzel bir koku hissediyordu.”

Daha sonra Resulullah’ın (s.a.a) sahabesinden olup, Bedir ve Sıffin savaşlarına katılarak Resulullah (s.a.a) ve Hz. Ali’nin (a.s) emrinde kılıç sallamış olan yaşlı Enes ibn-i Haris, gözlerine dökülen kaşlarını bir mendille, emamesini de beline bağlayarak, İmam’ın (a.s) huzuruna çıktı ve cihad için izin alıp meydana gitti ve Yezid ordusundan bir çok kişiyi öldürdükten sonra şehid oldu. İmam (a.s) onu seyrederken, “Allah senin bu çabanı mükâfatlandırsın ey yaşlı adam.” diye buyuruyordu.

Sıra Amr ibn-i Cünade-i Ensari’ye geldi. Babası Cünade ibn-i Ka’b-i Ensari Aşura sabahı İmam Hüseyin’in (a.s) ashabından bir grupla birlikte birinci saldırıda şehid olmuştu. Onbir yaşında olan bu çocuğun annesi ona diyordu ki: “Oğlum! Annenin yanından kalkarak savaş meydanına git ve Resulullah’ın torununun gözleri önünde savaş.”

Amr ibn-i Cünade meydana gitmek istediğinde, İmam Hüseyin (a.s) “Onun babası yeni şehid oldu. Bunun şehid olması annesine ağır gelebilir. Onu çadırlara geri çevirin.” dedi.

İmam Hüseyin’in (a.s) bu sözü karşısında, Amr ibn-i Cünade, “Annem-babam size feda olsun. Meydana gidip savaşmamı annem emretti. Savaş elbiselerini, o kendi elleriyle giydirdi bana. Ne olur bana izin verin.” diye İmam’a yalvarmaya başladı. Bir hayli ısrardan sonra bu genç, İmam’dan izin alıp, şu recezleri okuyarak meydana gitti:

İmamım Hüseyin, imamların en üstünüdür.

Hüseyin, Peygamberin gönlünün sevincidir.

Hüseyin, Ali ve Fatıma’nın oğludur.

Böyle iyi bir imam tanıyor musunuz?!

Yüzü güneş gibi parlak, alnı dolunay gibi nurludur.

Daha sonra düşmana hücum ederek, şehid oluncaya kadar savaştı. Acımasızca Amr’a saldıran düşmanlar, onun başını gövdesinden ayırarak, İmam Hüseyin’in ordugahının önüne fırlattılar. Annesi öne çıkarak oğlunun başını alıp bağrına bastı ve şöyle dedi: “Ey oğlum, aferin sana, ey gönlümün mutluluğu, ey gözümün nuru!”

Daha sonra da “Biz, Allah yolunda verdiğimiz şeyi geri almayız” diyerek, oğlunun başını düşmana doğru attı. Sonra kendisi de yerden bir sopa alarak düşmana saldırdı ve şöyle recez okudu:

“Ben kadınlar arasında zayıf bir kadınım.

Size şiddetli bir darbe indireceğim.

Şerefli Fatıma’nın evlatlarını savunma uğrunda.”

İmam Hüseyin (a.s) kadınların meydana gitmesine razı olmadığı için, onu çadırlara geri çevirdi.

Sonra Haccac ibn-i Mahzur-i Cu’fi meydana gitti. Bir müddet savaşıp yüzü kızıl kanlara boyandıktan sonra İmam’ın (a.s) huzuruna çıkarak şöyle dedi: “Ey Hüseyin! Bugün dedeniz Resulullah’la mülakat edeceğim, sonra Peygamber’in vasisi olarak bildiğimiz babanız Ali’yi göreceğim.”

İmam Haccac’a cevap olarak buyurdu ki: “Ey Haccac! Ben de senin peşinden onların yanına geleceğim.” Daha sonra Haccac meydana dönerek, şehid oluncaya kadar savaştı.

Ondan sonra Suveyd ibn-i Amr ibn-i Ebu-l Mut’a meydana gitti. Attan yere düştüğünde (bayıldı ve) Yezid ordusu onun öldüğünü sandı. İmam Hüseyin (a.s) şehid olduğunda, oradakilerin “Hüseyin şehid oldu” dediklerini duyunca da yerinden kalkıp, şehid oluncaya kadar Yezid ordusuyla savaştı. Suveyd, İmam’ın (a.s) şehadetinden sonra Kerbela’da şehid olan en son yarenleridir.

Artık İmam Hüseyin’in (a.s) ashabının hepsi şehid olmuş ve Ehl-i Beyt’inden başka, kimsesi kalmamıştı. Kendilerinden önce İmam Hüseyin’in (a.s) Ehl-i Beyt’inin savaşmasına izin vermeyen ashabın şehadetinden sonra sıra, şimdi onlara gelmişti. Ehl-i Beyt, Allah ve Resulünün dinini diri tutmak için, aşk ve sıcaklık dolu bir azimle, ölüme doğru gitmeye hazırlanıyorlardı. İmam Hüseyin’in (a.s) yakınları toplanarak birbirleriyle vedalaşıyorlardı.

İmam Hüseyin’in (a.s) Ehl-i Beyt’inden savaş meydanına giden ilk kişi, Peygamber’e (s.a.a) herkesten çok benzeyen büyük oğlu Ali Ekber’dir. Bu arada kadınlar onun etrafına toplanarak diyorlardı ki: “Ey Hüseyin’in oğlu! Bizim gurbetimize merhamet et; çünkü senden uzak kalmaya tahammül edemeyiz diyerek sitem ettiler.” Ama Ali Ekber, babası İmam Hüseyin’den (a.s) izin alarak meydana gitti ve şöyle recez okudu:

“Ben Hüseyin ibn-i Ali’nin oğlu Ali’yim.

Biz Peygamber’in en yakınları, Ehl-i Beyt’iyiz.

Kılıcımla size saldırır ve babamı savunurum;

Haşimi ve Alevi yiğidinin darbesiyle.

Vallahi o haramzade bize hükmedemez.”

Bu sırada İmam Hüseyin (a.s) sakalını tutarak başını gökyüzüne kaldırıp gözlerinden akan yaşlar yüzünü ıslatırken şöyle diyordu:

“Allah’ım! Şahid ol ki, halk içinde Peygamber’in Muhammed’e en çok benzeyeni, bu kavmin üzerine gidiyor. Biz Peygamber’i görmek istediğimizde ona bakıyorduk. Allah’ım! Yeryüzünün nimetlerini bu kavimden al ve onları dağıtıver. Hiç bir zaman pâk kullarını onlardan razı etme; çünkü onlar, bizi davet ederek bize yardım edeceklerine dair söz verdikleri halde, bize kılıç çektiler.”

İmam Hüseyin (a.s) daha sonra Ömer ibn-i Sa’d’a şöyle hitap etti:

“Ey Sa’d’ın oğlu! Benimle Resulullah arasındaki bağı görmezlikten geldin. Allah senin neslini kurutsun. Allah Adem, Nuh, İbrahim ve Âl-i İmran’ı seçerek onları diğer insanlara üstün kıldı. Ve biz o seçilmiş insanların soyundanız.”

Ali Ekber düşman ordusuyla savaşa koyuldu. Onlardan bir çoğunu öldürdükten sonra, susuzluktan muztarip bir halde babasının yanına dönerek, susuzluğunu dile getirdi. İmam ise şu sözleriyle, susuz oğlunu tekrar meydana gönderdi: “Yakında deden Resulullah’ı görecek ve onun elinden su içeceksin ve ondan sonra da asla susamayacaksın.”

Ali Ekber tekrar meydana giderek düşman ordusuyla savaşa devam etti. Bir ok ansızın boğazına isabet etti ve Murret ibn-i Munkiz-i Abdi mızrakla Ali Ekber’in başına vurdu, sonra da başına bir kılıç darbesi indirdi. Bunun etkisi üzerine Ömer ibn-i Sa’d’ın askerleri kılıçlarıyla Ali Ekber’in vücudunu param parça ettiler. İmam Hüseyin (a.s) oğlunun baş ucuna gelerek başını dizlerinin üstüne aldı ve şöyle buyurdu:

“Allah, seni öldüren bu zalim kavmi öldürsün. Allah ve Resulullah’ın Hürrmetini ortadan kaldırmaya ne kadar da cür’et ettiler. Artık senden sonra dünyaya yazıklar olsun.”

Daha sonra İmam (a.s), avucunu oğlunun kanıyla doldurarak onu gökyüzüne savurdu ve o kanın bir damlası bile yere düşmedi. İmam (a.s) oğlunun cesedini şehitlerin bulunduğu çadırın önüne getirmelerini emretti. Daha sonra Ehl-i Beyt kadınları, Ali Ekber’in cesedinin etrafına toplanarak, bedeninin kanlar içinde ve parça parça olduğunu görünce, feryad ederek ağlamaya başladılar. Düşmanın kılıç ve mızraklarının izleri, vücudunun her yerinde görülmekteydi. Haşimî kadınlarının önünde Zeynep vardı. Ağlamak onu rahatlatmıyordu. Kendisini Ali Ekber’in pâk cesedinin üzerine atarak, kardeşinin ciğer paresini bağrına basıp feryad ediyordu.

Daha sonra Müslim ibn-i Akil’in oğlu Abdullah, İmam Hüseyin’in (a.s) huzuruna çıkarak izin alıp, meydana çıktı ve şöyle recez okudu:

“Bugün babam Müslim’le görüşeceğim,

Peygamber’in (s.a.a) dini uğrunda öldürülenlerle görüşeceğim.”

Abdullah ibn-i Müslim, küfür ordusuna üç kere hücum etti ve her defasında onlardan bir çoğunu cehenneme gönderdi. Nihayet Yezid ibn-i Rukkad-i Cuhani’nin attığı okun alnına isabet etmesi sonucunda, Abdullah yaralandı ve feryad ederek şöyle dedi: “Allah’ım, bu kavim bize ihanet etti; bizi öldürdükleri gibi, sen de onları öldür.” Bu esnada birisi mızrağını Abdullah’ın kalbine saplayarak onu şehid etti. Abdullah’ın şehid edildiğini gören Ebu Talib’in çocukları, topluca Kufelilere hücum ettiler. İmam Hüseyin (a.s) onlara hitaben buyurdu ki:

“Ey amcazadeler, ey Ehl-i Beyt’im! Ölüme karşı sabırlı olun; Allah’a andolsun ki, artık bugünden sonra asla hakaret ve ihanete uğramayacaksınız.”

Daha sonra (Hz. Zeyneb’in çocukları) Avn ibn-i Abdullah ibn-i Cafer-i Teyyar, sonra da kardeşi Muhammed şehit düştü. Daha sonra Abdurrahman ibn-i Akil ve kardeşi Cafer ibn-i Akil ve Muhammed ibn-i Müslim ibn-i Akil şehid oldu.

Onlardan sonra Muhammed ibn-i Ebu Bekr ibn-i Emir-ul Mü’minin meydana çıktı ve Bekr-i Nehavi onu şehid etti. Ondan sonra Abdullah ibn-i Akil, Yezid ordusunun içine dalarak onlardan bir çoğunu öldürdü ve kendisi de yaralanarak yere düştü; Osman ibn-i Halid-i Temimi gelerek onu şehid etti.

Onun peşinden Rembe adındaki Ümm-ü Veheb’in oğlu, Abdullah-i Asğar, Ebu Bekr ibn-i Hasan ibn-i Ali, Ömer ibn-i Sa’d’ın ordusuna saldırarak, onlardan bir grubunu öldürdükten sonra şehadete ulaştı.

Sonra çocuk yaşta olan (on üç yaşında) Kasım ibn-i Hasan, İmam’ın (a.s) yanına gelerek meydana gitmek için izin istedi. İmam onu bağrına basarak kardeşi Hasan’ı hatırlayıp ağladı ve sonra ona izin verdi. Kasım’ın yüzü dolunay gibi parlıyordu. Kasım kılıcını çekerek küfür ordusuna hücum etti ve onlardan birkaçını cehenneme gönderdikten sonra, Amr b. Sa’d ibn-i Nufeyl-i Ezudi başına bir kılıç darbesi indirdi. Kasım başı yarılınca amcası Hüseyin’i yardıma çağırdı.

Bu durumu izleyen İmam Hüseyin (a.s), Kasım’ın yardımına koşarak, Kasım’ın kâtilini cehenneme gönderdi. Ömer ibn-i Sa’d’ın ordusu, Amr’ı kurtarmak istedilerse de, ancak karşılarında İmam Hüseyin’i (a.s) bulunca İmam’ın kılıcının önünden kaçtılar. Sonra İmam Hüseyin (a.s), Kasım’ın baş ucunda durarak şöyle buyurdu:

“Seni öldüren kavim, Allah’ın rahmetinden uzak olsun. Kıyamet gününde senin hakkında onların hasmı, ceddin Resulullah ve baban Emir-ul Mü’minin’dir. Allah’a andolsun ki, sen amcanı yardıma çağırdığında, sana cevap verememesi veya cevabının bir faydası olmaması amcana çok çetindir. Vallahi bu ses öyle bir kimsenin sesi ki, zulümle öldürenleri çok, yardımcıları ise azdır.”

Daha sonra İmam (a.s), yeğeninin vücudunu çadırlara getirerek oğlu Ali Ekber’in yanına uzattı.

Abbas ibn-i Ali, Ehl-i Beyt’ten bir çoklarının şehid düştüğünü görünce, kardeşlerine yönelerek şöyle dedi: “Ey annemin oğulları! Toplanın ve kafirler topluluğuna saldırın ki, Allah sizden razı olsun.” Bunun üzerine, Ebulfezl-il Abbas’ın kardeşleri Abdullah, Cafer ve Osman, İmam Hüseyin’in (a.s) huzurunda Ömer ibn-i Sa’d’ın ordularına hücum ederek, şehid oluncaya kadar onlarla savaştılar.

Kardeşlerinin şehid düştüğünü gören Abbas, kendisinden başka İmam Hüseyin’in kimsesinin kalmadığını gördü, İmam’dan meydana gitmek için izin istedi. İmam Hüseyin kardeşi Abbas’a buyurdu ki: “Ey kardeşim! Sen benim sancaktarımsın.”

Hz. Abbas “Allah’a andolsun ki, kalbim daralmış durumdadır. Azizlerimizin kanının intikamını, bu münafık insanlardan almak istiyorum.” dediğinde, İmam Hüseyin kardeşine “O halde haremdeki susuz yavrucaklar için biraz su getirmeye çalış.” dedi.

Hz. Abbas, küfür ordusunun karşısında durarak onlara nasihat etti ve çocukların susuzluğunu hatırlatarak onlardan biraz su vermelerini istedi. Ancak Abbas’ın sözleri, o ölü kalplere etki etmeyince İmam’ın yanına geri döndü ve çocukların susuzluktan feryat ettiklerini duydu. Bir tulum alarak atına bindi ve Fırat’a doğru hareket etti.

Fırat kıyısında dört bin kişi Hz. Abbas’ı (s.a) çevreleyerek onu mızraklarına hedef aldılar. İmam Hüseyin’in (a.s) ordusunun komutanı ve İmam’ın büyük kardeşi, düşman ordusunun çokluğundan bir zerre korkmadı ve onların safını yararak suya ulaştı. İlk önce tulumu suyla doldurdu. Daha sonra avcuna su alıp, içmek için ağzına yaklaştırdığında, kardeşi İmam Hüseyin’in (a.s) susuzluğunu hatırlayarak elindeki suyu tekrar Fırat’a döktü ve kendi kendisine şöyle dedi:

“Ey nefis! Hüseyin’den (a.s) sonra hayatta olup olmaman farketmez.

Hüseyin şehadete doğru giderken, sen ırmağın soğuk suyunu mu içmek istersin?

Allah’a andolsun ki, bu dinimin müsaade etmediği bir şeydir.”

Daha sonra su tulumunu alarak atını çadırlara doğru sürdü. Yezid orduları Abbas’ın yolunu kestiler. Hz. Abbas, kılıç sallayarak onlarla savaştığı ve bir çoğunu cehenneme gönderdiği halde, şöyle recez okumaktaydı:

“Ölümden korkmam ben, ölüm sesi duyduğumda,

Kılıçlar arasında bedenim kaybolsa bile.

Feda olsun canım Mustafa’nın pâk torununa.

Çadırlara su tulumu götüren Abbas benim.

Karşılaştığımda, savaşmaktan da hiç korkum yok.”

Bu esnada Zeyd ibn-i Verka el Cuheni saklandığı yerden çıkarak, Hekim ibn-i Tufeyl’le birlikte Abbas ibn-i Ali’nin sağ kolunu bedeninden ayırdılar. Abbas ibn-i Ali kılıcı sol eline alarak şöyle recez okudu:

“Vallahi sağ kolumu da kesseniz,

Ben yine dinimi savunacağım.

İmamım ve sadık olan önderimi,

Pâk ve emin olan Peygamber’imin torununu himaye edeceğim.”

Hekim ibn-i Tufeyl, tekrar hücum ederek bir kılıç darbesiyle Abbas ibn-i Ali’nin sol kolunu da bedeninden ayırdı. Bunun üzerine Abbas sancağı göğsüne çekti. Küfür ordusu onu kuşatarak ok yağmuruna tuttular. Bu esnada bir ok su tulumuna isabet etti, ikinci ok göğsüne ve üçüncüsü de gözüne isabet etti. Sonra da zalimlerden birisi, çadır direğiyle İmam Hüseyin’in yiğit kardeşine hücum ederek, başını yardı. Bu sırada Abbas ibn-i Ali şöyle seslendi:

“Benden sana selam olsun ya Eba Abdillah!”

İmam Hüseyin (a.s) kardeşinin sesini işittiğinde, başucuna gelerek Haşimîlerin yiğitlik örneği, iman direği, şerefle izzetinin kalbi ve sancaktarını o halde görünce “Şimdi belim kırıldı” diye buyurdu.

Daha sonra kılıcını çekerek o adam kılığındaki domuz sıfatlılara hücum etti. Küfür ordusu, İmam Hüseyin’in kılıcının karşısından kaçıyorlardı. İmam (a.s) da feryad ederek şöyle buyuruyordu: “Nereye kaçıyorsunuz ey kalleşler. Siz benim belimi kırdınız.” Daha sonra İmam kardeşinin başucunda durarak onun başını dizlerine aldı. Böylece Abbas ibn-i Ali de, şehadet şerbetini içerek Rabb’ine kavuştu.

İmam Hüseyin (a.s) kardeşinin şehadetinden sonra çadırlara döndü. Bu olay İmam’a öyle ağır geldi  beli büküldü. İmam’ın gözünden yaşlar akıyordu. Sakine, babası İmam Hüseyin’i karşılayarak amcası Abbas’a ne olduğunu sordu. İmam, Hz. Abbas’ın şehid düştüğünü Sakine’ye anlattı. Hz. Zeynep bunu duyunca “Vay kardeşim” diye feryat etti.

İmam Hüseyin (a.s) nereye yönelse, bir başka acıyla karşılaşıyordu; bir yanda kanlara bulanmış dostları, bir yanda kadınların ve çocukların feryat ve figanlarını görüyordu. Artık İmam’ın ashabından ve Ehl-i Beyt’inden savaşabilecek kimse kalmamıştı. Bu esnada İmam (a.s) “Ey kavim, sizin aranızda Resulullah’ın Ehl-i Beyt’ini savunacak birisi yok mu?” diye buyurdu.

İmam Hüseyin’in (a.s) sözlerini işiten kadınların feryatları daha da bir yükseliverdi. İmam Seccad’ın (a.s) asasına yaslanıp, eliyle kılıcını sürükleyerek savaşa gitmek için dışarı çıktığını gören İmam Hüseyin (a.s), Ümm-ü Kulsüm’e hitaben şöyle dedi:

“Onun savaşa gitmesine engel olun; önünü alarak onu koruyun ki, yeryüzü Resulullah’ın evlatlarından (ve hüccetten) boş kalmasın.”

Daha sonra İmam, vedalaşmak için haremdeki kadınların susmalarını istedi. İmam, Resulullah’ın kılıç ve kalkanını kuşandıktan sonra, vedalaşmak için süt içen yavrucağını getirmelerini istedi. Hz. Zeynep, Ali Asğar’ı kardeşine verdi. İmam bebeği kucağına alarak yüzünü öptü. Daha sonra düşmanların karşısına geçip, susuzluktan çırpınıp duran yavrusunu elleriyle havaya kaldırdı ve düşmandan ona su vermelerini istedi. Ansızın Hermele, okla bebeğin boğazını hedef aldı. İmam avucunu bebeğin boğazından akan kanla doldurup, gökyüzüne serperek şöyle buyurdu:

“Üzüntülere tahammül etmemizi kolaylaştıran, Allah’ın bu halimizi görmesidir. Allah’ım! Bu musibet, ruhun bedenden ayrılmasından kolay değil. Allah’ım! Biliyorum ki, zaferden daha iyisini bize nasib ettin ve zalimlerden bizim intikamımızı alacaksın ve bizim bu kavimden çektiklerimizi ahiretimiz için biriktireceksin.”

Bu esnada İmam, kendisine “Ey Hüseyin! Bebeği bırak, cennette iyi eğiticiler var onun için” diye hitap edildiğini duydu. İmam (a.s) bebeğin cesedini Hz. Zeyneb’in çadırına götürdü. Çünkü annesinin, bebeğinin öldürüldüğünü görmeye tahammül edemeyeceğini biliyordu. Hz. Zeynep, Ali Asğar’ın boğazında bir ok olduğunu görünce, İmam’a hitaben dedi ki: “Ey kardeşim! Onu benim gözümün önünden uzaklaştır. Onun ölüsünü görmeye tahammül edemem.”

İmam, Ali Asğar için bir mezar kazarak boğazındaki okla birlikte onu toprağa gömdü. Çünkü biraz sonra küfür ordusunun, kendisiyle dostlarının pâk bedenlerini atların ayakları altına alarak, çiğneyeceklerini biliyordu.

İmam Hüseyin (a.s) bir arslan gibi meydana çıktı; Muhammed ve Ali’nin kanı, Fatıma ve Hasan’ın kanı, Hamza ve Cafer-i Tayyar’ın kanı, peygamberlerin kanı, Musa ve İsa’nın kanı, İbrahim ve İsmail’in kanı damarlarında kaynıyordu. Hz. İbrahim’in Allah yolunda dökmesi nasib olmayan kan, şimdi Resulullah’ın Ehl-i Beyt’i tarafından, Allah için dökülüyordu. Bundan dolayıdır ki, İmam Hüseyin’e “Allah’ın kanı” demişlerdir. İmam, küfür ordusunun sağ tarafına hücum ederek şöyle buyurdu:

“Ben Hüseyin ibn-i Ali’yim.

Sizin karşınızda baş eğmemeğe yemin etmişim.

Doğrusu babamın Ehl-i Beyt’ini himaye eder,

Ve Peygamber’in dini üzere ölürüm.”

Abdullah ibn-i Ammar ibn-i Yahud diyor ki:

“Allah’a andolsun ki, Hüseyin gibi musibete uğrayan bir kimseyi görmedim. Evlatları ve yarenleri gözleri önünde öldürüldüğü halde, yiğitçe kılıç sallıyor, meşhur kahramanlar, karşısından kaçıyor ve hiç kimse karşısına çıkmaya cür’et edemiyordu.”

Bu arada Ömer ibn-i Sa’d şöyle bağırdı: “Bu, Arap kahramanlarını kılıcıyla yerlere seren Ali’nin oğludur. Her taraftan onu çevirin.”

Ömer ibn-i Sa’d’ın bu sözlerinden sonra İmam Hüseyin’e meydanın dört tarafından dört bin mızrak fırlatılıyordu. Öte tarafdan, onlardan bazıları ise risalet ailesinin çadırlarına saldırmaya başladılar. İmam Hüseyin küfür ordusunun çadırlara hücum ettiklerini görünce şöyle feryat etti:

“Ey Ebu Süfyan ailesine uyanlar! Eğer dininiz yoksa, kıyamet gününden de korkmuyorsanız, hiç olmazsa dünyanızda Hürr kişiler olun. Eğer arap olduğunuzu iddia ediyorsanız, hasebinize dönün ve insanlık şerefinizi koruyun.”

Şimr “Ne diyorsun ey Fatıma’nın oğlu?” dedi. İmam Hüseyin (a.s) “Ben sizinle, siz de benimle savaşıyorsunuz; bu kadınların hiç bir suçu yok. Ben hayatta olduğum sürece askerlerinizi Ehl-i Beyt’ime saldırmaktan alıkoyun.” diye buyurduğunda, Şimr: “Doğru söylüyorsun ey Hüseyin” diyerek askerlerine, kadınların bulunduğu çadırlara saldırmamalarını ve geri çekilmelerini emretti.

Bunun üzerine Yezid’in ordusu Hüseyin’e hücum ettiler ve savaş yeni bir boyut kazandı. Gücünü susuzluk nedeniyle, büyük ölçüde yitiren İmam (a.s) kılıç sallayarak Fırat’a doğru ilerledi. Dört bin kişiyle Fırat’ı kuşatan Amr ibn-i Haccac’ı yolundan uzaklaştırarak Fırat’a ulaştığı an adamın biri şöyle seslendi: “Nasıl su içme lezzetini alabilirsin; oysa çadırlarını yağmalamaktalar.”

İmam Hüseyin (a.s) bir damla su içmeden Fırat’ı terkederek çadırlara yöneldi. Kılıç sallayarak o alçak insanları dağıttı ve bir kere daha Ehl-i Beyt’ini teskin ederek şöyle buyurdu:

“Zor ve gamlı günler için hazırlanın ve bilin ki, Allah-u Teâla sizin koruyucunuzdur; sizi yakın bir zamanda düşmanların şerrinden kurtaracak, akibetinizi hayır kılacak ve düşmanınızı çeşitli azaplara düçar edecektir. Bu zorluk ve musibetlere karşılık da size çeşitli nimet ve kerametler bağışlayacaktır. Öyleyse şikayet etmeyin ve değerinizi düşürecek sözleri ağzınıza almayın.”

Bu esnada Ömer ibn-i Sa’d ordusuna bağırarak şöyle seslendi: “Hüseyin’e hücum edin ve kendisiyle meşgulken onu öldürün. Allah’a andolsun ki, kendine gelirse onu kendinizden uzaklaştıramazsınız.”

Bunun üzerine Yezid ordusu, ok ve mızraklarla İmam Hüseyin’e (a.s) saldırmaya başladılar; öyle ki sayısız oklar havada birbirine isabet ediyordu. İmam Hüseyin (a.s) hırçın bir arslan gibi onlara hücum ediyor, karşısına çıkanlar yere seriliyordu. Yezid ordusunun ok yağmuru ise üzerine yağıyordu. İmam Hüseyin (a.s) ara-sıra çadırlardan duyulacak yüksek bir sesle: “La hevla ve la kuvvete illa billah-il aliyy-il azim” diyordu.

Düşman ordusundan “Ey Hüseyin! Bakıver şu Fırat’a. Vallahi susuzluktan ölecek ve ondan tadamayacaksın.” diyen birinin cevabında, İmam şöyle buyurdu: “Allah’ım! Onu susuzluktan öldür.”

Nakledildiği üzere o adam sürekli su içtiği halde her zaman susuzdu ve nihayet aşırı miktarda su içmesi yüzünden cehenneme yuvarlandı.

O sırada Ebu Hutufeş adındaki bir adamın attığı ok İmam’ın alnına isabet etti. Oku dışarı çıkarınca, bütün çehresini kan kapladığı halde şöyle buyurdu:

“Allah’ım, bu kavmin başıma neler getirdiklerine sen şahid ol. Allah’ım onları grup grup ortadan kaldır. Onlardan hiç birini yeryüzünde sağ bırakma. Allah’ım bağışını bu halktan uzak eyle.”

İmam (a.s) daha sonra sözlerine şöyle devam etti:

“Ey günahkâr ümmet, Resulullah’ın Ehl-i Beyt’ine karşı ne kadar da kötü bir davranışınız var. Allah’a andolsun ki, ben Allah’tan şehadet kerametini arzuluyorum. Ve bilmeyeceğiniz bir şekilde intikamımı sizden alacak olan da O’dur.”

Bu arada düşman ordusundan “Ey Fatıma’nın oğlu! Allah senin intikamını bizden nasıl alacak?” diyen Husayn ibn-i Malik-i Sekuni’ye, İmam (a.s) şöyle cevap verdi:

“Allah’ın intikam alması; sizleri birbirinizin canına düşürmesi ve üzerinize acı bir azabı indirmesiyle gerçekleşecektir.”

İmam (a.s) dinlenmek için bir süre savaşı bıraktığında, alnına bir taş isabet etti ve tekrar yüzünü kan kapladı. İmam gömleğinin bir köşesini kaldırarak yüzünün kanını silmek istediğinde üç şubeli bir ok İmam’ın kalbine isabet etti. Bu esnada İmam, kurban kesilirken okunan şu duayı okudu:

“Bismillahi ve billahi ve ala milleti Resulillah” (Allah’ın adıyla, Allah’ı anarak, Allah’ın yolunda ve Resulullah’ın dini üzere dünyadan ayrılıyorum.)

Sonra da başını gökyüzüne kaldırarak şöyle nida etti:

“Allah’ım! Sen iyi biliyorsun; bunlar öyle bir kimseyi öldürüyorlar ki, yeryüzünde ondan başka peygamberin bir torunu yoktur.”

Daha sonra oku arkadan çıkardı ve kan oluk gibi dışarı akmaya başladı. İmam Hüseyin (a.s) kanıyla elini doldurup onu gökyüzüne serperek şöyle buyurdu:

“Allah’ım! Ölümü bana kolay kıl.”

İkinci kez avucunu kanla doldurup, onu yüzüne başına serperek şöyle buyurdu: “Allah ve Resulüyle böyle görüşmek istiyorum.”

Kanın akmasıyla İmam gücünü kaybetti. Bu esnada Malik ibn-i Bişr-i Kindi, İmam’a yaklaşarak ona çirkin sözler söyledikten sonra kılıcıyla İmam’ın başına vurdu. İmam’ın başından kan akmaya başladı.

Hâni ibn-i Sedid diyor ki:

“İmam Hüseyin (a.s) yere oturunca, Kufeliler’in onun etrafını çevirdiklerini gördüm. O sırada, küçük yaşlarda olan Abdullah ibn-i Hasan (a.s), düşmanın İmam’ı aralarına aldıklarını görür görmez çadırlardan çıkıp, amcası İmam Hüseyin’e (a.s) doğru koştu. Bahr ibn-i Ka’b kılıcını İmam Hüseyin’e (a.s) indirmek üzereydi. İmam Hasan’ın (a.s) oğlu olan Abdullah, bu sahneyi gördüğünde şöyle feryad etti: “Ey kötü kadının oğlu, amcamı mı öldürüyorsun?”

Bahr öfkelenerek kılıcını Abdullah’a savurdu. Bu kılıç darbesiyle Abdullah’ın eli kesilerek pazusunda asılı kaldı. Bu küçük yavrucuk duyduğu şiddetli acı ve ağrı yüzünden İmam’a yönelerek şöyle dedi: “Ey amca! İmdadıma yetiş, beni bu dert ve musibetten kurtar.”

İmam ise “Ey yeğenim sabret; Allah Teâla seni pâk ve salih ceddin Resulullah’a, Ali’ye, Hamza’ya, Cafer’e ve baban Hasan’a kavuşturacaktır.” diye buyurdu. Bu esnada Hermele bir ok atarak onu İmam Hüseyin’in kucağında olduğu halde öldürdü.”

İmam Hüseyin (a.s) Küfür ordusu arasında katligahta öylece duruyordu. Herkes başkasının Hüseyin’i öldürmesini istiyordu; Hüseyin’i öldürmeye kimse yaklaşmıyordu. Aniden Şimr bağırarak, “Niye durmuşsunuz, neyi bekliyorsunuz? Hüseyin’in işini bitirin.” dedi.

O sırada Res ibn-i Şerif İmam’ın (a.s) sol omuzuna bir darbe indirdi. Sonra bir ok İmam’ın boğazına ve diğer biri de boynuna isabet etti. Senan ibn-i Enes İmam’ın göğsüne ve Salih ibn-i Veheb ise yan tarafına vuruyordu. Bu sıralarda İmam’ın atı, başı kanlı olduğu bir halde gidip çadırların önünde durdu.

Çadırdaki kadınlar baş ve dizlerine vurarak çadırdan dışarı çıkmaya başladılar. Ümm-ü Kulsüm diyordu ki: “Vay halimize, Hüseyin meydanın ortasında yığılmış duruyor.” Hz. Zeynep ise ağlayarak “Ey kardeşim, senden sonra dünyada yaşamanın değeri yoktur. Keşki yerle gök birbirine geçseydi.” dedi.

Daha sonra Hz. Zeynep, İmam Hüseyin’e doğru gitti. İmam Hüseyin katligahın ortasında duruyordu. Zeynep, “Ey insanlar, sizin aranızda bir müslüman yok mu? Bakın Peygamber’in ciğer paresinin başına neler getirdiler.” diye haykırdı. Öte yandan da Ömer ibn-i Sa’d, “Ey Kufeliler! Hüseyin’in işini bitirin” diye bağırıyordu. Bunun üzerine Şimr, İmam’ın göğsü üzerine oturdu. ...Ve kısa bir süre sonra tekbirlerle İmam Hüseyin’in (a.s) başının düşman elinde dolaştırıldığını gördüler!...

Hz. Mehdi Sahib-ez Zaman’dan (a.f) nakledilen “Nahiye-i Mukaddese” adlı ziyaretnamede şöyle buyrulmaktadır:

“Onlar sana karşı savaşı başlattılar ve sen darbeler karşısında direndin, azgınların ordularını ezdin; Aliyy-ul Murtaza gibi Zülfikar’ı çekip, harbin girdabına daldın. Onlar senin azmini sağlam ve seni korku ve tereddütten uzak görünce, hile ve desise yoluna başvurdular, (mertçe değil) hile ve şer yoluyla seninle savaşmaya başladılar. Ve o mel’unun (Ömer ibn-i Sa’d’ın) emriyle sana suyun yolunu kesip, kendilerine açık bıraktılar ve sonra savaşa girişip seni ok ve kılıçlara hedef aldılar. Onlar seni ve Ehl-i Beyt’ini tamamen yok etmeğe çalıştılar ve senin dostlarını öldürmek, kafileni dağıtmak hususunda hiçbir ahid, kural ve kayda bağlı kalmadılar ve hiçbir cinayetten geri durmadılar.

Sen muharebenin çetinliklerinde, hep önde yer alıyor ve eziyetlere döğüs geriyordun. Öyle ki, gökteki melekler, senin sabrından şaşkına uğradılar. Düşman askerleri, her yandan seni hedef alarak, gövdeni yaralarla doldurdular ve yine de seni kendi haline bırakmadılar; senin ise hiçbir yardımcın kalmamıştı. Ama sen Allah yolunda direniyor, sabrederek aile ve evlatlarından müdafaa ediyordun.

Sonunda seni atından yere düşürdüler ve sen gövdendeki yaralarla yere yuvarlandın. Mübarek vücudun, atların ayaklarıyla çiğnetildi. Ve azgınlar, kılçları ellerinde senin gövdenin üzerine çıktılar. Mübarek alnından ölüm teri akarken, ağrı ve elemden sağa sola kıvranırken, kafilenle ailenin bulunduğu tarafa bakıyordun; çocukların ve ailenin karşılaşacağı zulmü düşünmek seni, kendini düşünmekten alıkoymuştu...

Selam olsun yardımcısız kalan mazluma. Selam olsun zulümle kanı akıtılana. Selam olsun yaralarının kanıyla yıkanana. Selam olsun toz-toprağa bulanmış yanaklara. Selam olsun kana boyanan sakallara. Selam olsun susuz kalan dudaklara. Selam olsun gözler önünde başı kesilene. Selam olsun parçalanmış bedenlere. Selam olsun Kerbela’da yatana. Selam olsun gökyüzünün ağladığı Hüseyin’e.

Selam olsun sana, öyle bir kimseden taraf ki, kalbi senin musibetinle yaralanmış ve gözleri seni hatırladığında (devamlı) ağlamış. Öyle bir kimsenin selamı ki, eğer Kerbela’da olsaydı, canıyla keskin kılıçların karşısında seni korurdu, sana zulmedenlerle cihad edip, zalimlere karşı sana yardımda bulunurdu, ruhunu, cismini, malını ve evladını senin uğruna feda ederdi.            

(Ey Hüseyin!) Her ne kadar zaman beni geri bıraktı, ilahî takdir de benim (senin zamanında olup) sana yardımcı olmama engel oldu ve ben sana karşı savaşanlarla savaşamadım, düşmanlarına karşı düşmanlığımı gösteremedim, ama  (onun yerine) sabahlar ve akşamlar (her zaman) sana göz yaşı dökerim. (Eğer göz yaşım kurursa) göz yaşı yerine kan ağlarım; senin musibetlerine olan şiddetli üzüntülerimden ölünceye kadar...”


Kaynak: Kerbela Şehitlerine Ağlamak