Duyurular
   22 Mayıs Pazar Hz. Mehdi'nin kutlu doğumu.

   19 Mayıs Perşembe Kerbela şehidi İmam Hüseyin'in oğlu Hz. Ali Ekber'in kutlu doğum günü.

   13 Mayıs Cuma İmam Zeynel Abidin'in mübarek doğumu.

   12 Mayıs Perşembe Kerbela sakisi hz. Ebul fazl Celal Abbas'ın kutlu doğum günü.

   11 Mayıs Çarşamba İmam Hüseyin'in kutlu doğumu.

   11 Mayıs Çarşamba İmam Hüseyin'in kutlu doğumu.

   4 Mayıs Çarşamba Peygamberimizin biseti ve peygamberliğe seçilişi.

   4 Mayıs Çarşamba Peygamberimizin amcası, Hz. Ali'nin babası Hz. Ebu Talib'in vefatı.

   4 Mayıs Çarşamba Peygamberimizin amcası, Hz. Ali'nin babası Hz. Ebu Talib'in vefatı.

   3 Mayıs Salı İmam Musa Kazım'ın Şehadeti.

   23 Nisan Cumartesi Kerbelanın kadın kahramanı Hz. Zeyneb'in şehadeti.

   21 Nisan Perşembe Hz. Ali'nin kutlu doğum günü.

   14 Nisan Perşembe Regaib Gecesi

   11 Nisan pazartesi İmam Ali Naki'nin şehadeti.

   8 Nisan Cuma bir rivayete göre İmam Muhammed Bakır'ın kutlu doğum günü.

   8 Nisan Cuma üç ayların başlangıcı ve Recep Ayına giriş.

   LA İLAHE İLLALLAH, MUHAMMEDUN RESULULLAH, ALİYYUN VELİYYULLAH

   ALEVİLİK İSLAMIN ÖZÜDÜR

   17 Nisan Pazar İmam Hüseyin'in oğlu kerbelanın altı aylık şehidi Hz. Ali Askerin kutlu doğum günü.

   18 Nisan Pazartesi İmam Muhamemd Taki'nin kutlu doğum günü.

   26 Nisan Salı Peygamberimizin oğlu Hz. İbrahim'in 16 aylıkken vefatı.

   2 Mayıs Pazartesi Hz. Ali'nin mübarek eliyle Hayber kalesinin fethedilmesi.

Anket
Sizce Gadiri Hum'da Ne Oldu?
  • Hz. Muhammed s.a.a Allah'ın emriyle Hz. Ali'yi kendisinden sonra halife seçti.
  • Hz. Muhammed s.a.a Müslümanlara Hz. Ali'yi sevmelerini emretti.
  • Bilmiyorum
Video Galerisi
Alıntı Yazılar
Soner Yalçın
Panama Belgeleri’nin sırrı bu mektupta

Hüsnü Mahalli
Hüsnü Mahalli: Yok olmanın hafifliği

Fehim Taştekin
Kürt hesabı!

Ahmet Hakan
Çok tuhaf bir 'Atatürk posteri indirildi' tatavası

Alptekin Durusunoğlu
Suudilerin Hizbullah’a armağanı

Son Dakika Haber
    Ehlibeyt ve Ümmetin Farkı

Tarih : 12.12.2012 11:09:34

Ehlibeyt ve Ümmetin Farkı

     İmam Rıza (a.s)’ın itret[1] ve ümmetin farkı üzerine Abbasi halifesi Memun’un huzurunda yaptığı ilmi tartışma.

      Rayyan bin Salt şöyle diyor: İmam Rıza (a.s) Merv’de Memun’un meclisine katıldı. Mecliste Irak ve Horasan âlimlerinden bir grup vardı. Memun mecliste bulunan âlimlere; “Sonra kitabı, kullarımdan seçtiklerimize miras bıraktık.” [2] ayetinin anlamını bana söyleyin, dedi. Âlimler: Allah-u Teala bu ayette bütün ümmeti kastetmiştir. Dediler. Memun: Ya Ebe-l Hasan![3] Sizin görüşünüz nedir? İmam (a.s): Onlarla aynı görüşte değilim. Bana göre Allah-u Teala bu ayette Peygamber (s.a.a)’in temiz itretini kastetmiştir. Memun: Allah-u Teala nasıl ümmeti değil de sadece Peygamber (s.a.a)’in itretini kastetmiştir?
İmam (a.s): Eğer ümmeti kastetmiş olsaydı, onların hepsinin cennet ehli olmaları gerekirdi. Zira Allah (üstteki ayetin devamında) şöyle buyuruyor: “Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta bir yoldadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda yarışır, öne geçer. İşte bu, pek büyük bir lütuf ve ihsandır.” Daha sonra hepsini cennet ehli olarak şöyle tanıtmıştır: “Ebedi olan Adn cennetlerine girerler, orada altın bileziklerle süslenirler.”[4] Bu nedenledir ki miras, tertemiz itrete mahsustur, başkalarına değil.

Memun: Tertemiz itret kimlerdir?

İmam (a.s): Onlar Allah-u Teala’nın kendi kitabında şu şekilde vasfettiği kimselerdir: “Ancak ve ancak Allah, siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit ricsi (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.”[5] Yine onlar, Resulullah (s.a.a)’in haklarında şu şekilde buyurduğu kimselerdir: “Ben aranızda iki ağır emanet bırakıyorum; Allah’ın kitabı ve itretim olan Ehl-i Beyt’imi. Bilesiniz ki bu ikisi, havuzun başında bana gelinceye dek birbirlerinden ayrılmazlar. Öyleyse benden sonra bu ikisi hakkında nasıl davranacağınıza dikkat edin. İnsanlar! Onlara bir şey öğretmeye kalkışmayın. Zira onlar, sizden daha âlimdirler.”
Âlimler: Ey Ebe-l Hasan! Acaba “itret” dediğin “Âl”in kendisi midir, yoksa diğer kimseleri de kapsıyor mu?

İmam (a.s): Onlar “Âl”in ta kendileridirler.

Âlimler: Resulullah (s.a.a)’den “Ümmetim benim Âl’imdir” diye nakledilmektedir. Ashap da inkâr edilmeyecek müstefîz (çeşitli kanallardan naklolunmuş) rivayette “Muhammed’in Âl’i, onun ümmetidir” demişlerdir.

İmam (a.s): Bana söyleyiniz; acaba sadaka (farz zekât) Âl-i Muhammed’e haram mıdır (yoksa helal mi)?

Âlimler: Evet, haramdır.

İmam (a.s): Sadaka bütün ümmete de haram mıdır?
Âlimler: Hayır.

İmam (a.s): İşte “Âl” ve “ümmet” arasındaki fark budur. Yazık sizlere! Nereye götürülüyorsunuz? Kuran’dan yüz mü çevirdiniz? Yoksa haddi aşan bir kavim misiniz? Acaba veraset ve taharetin (miras ve tathirin) hidayet bulmuş seçkinler hakkında olup başkaları hakkında olmadığını biliyor musunuz?
Âlimler: Ey Ebul Hasan! Bu konuyu neye dayanarak söylüyorsunuz?
İmam (a.s): Şu ayete: “Ve andolsun ki biz, Nuh’u ve İbrahim’i gönderdik, soylarına da peygamberlik ve kitap verdik, öyle iken onlardan doğru yolu bulanlar var ve çoğuysa fasıktırlar.”[6] Sonuçta, nübüvvet ve kitap mirası fasıklara değil, hidayet olmuşlara mahsus oldu. Nuh’un rabbinden şöyle bir istekte bulunduğunu biliyor musunuz: “De ki: Rabbim, şüphe yok ki oğlum, ehlimdendir ve senin vaadin de doğrusu haktır. Sen de hâkimlerin hâkimisin.”[7] Bu dileğin sebebi şuydu ki Allah (c.c) ona, kendisini ve ehlini (ailesini) kurtaracağına dair vaatte bulunmuştu. Rabbi de cevabında şöyle buyurdu: “Ey Nuh! O, kesin olarak senin ehlinden değil. Çünkü o, kötü bir iş yapmıştır. Artık bilmediğin şeyi isteme benden. Şüphe yok ki ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt vermedeyim.”[8] Memun: Acaba Allah (c.c), itreti diğer insanlardan üstün mü kılmıştır?
İmam (a.s): Allah (c.c) itretin diğer insanlardan üstünlüğünü kitabında açıklamıştır.

Memun: Kur’an’ın neresinde?

İmam (a.s): Şu ayette: “Şüphe yok ki Allah Adem’i, Nuh’u, İbrahim soyunu ve İmran soyunu seçti, alemlere üstün etti. Birbirlerinden türemiş bir soydur onlar ve Allah işiten ve bilendir.”[9] Bir başka ayette de şöyle buyurmuştur: “Yoksa Allah’ın lütfedip insanlara ihsan ettiği şeylere haset mi ediyorlar? Gerçekten de biz, İbrahim soyuna kitap ve hikmet verdik ve onlara büyük bir saltanat ihsan ettik.” [10] sonra bu ayetin ardından diğer müminlere hitap ederek şöyle buyurmuştur: “Ey inananlar! Allah’a, Peygamber’e ve içinizden emir sahiplerine itaat edin”[11] Yani kitap ve hikmetle birleştirdiği (kitap ve hikmeti onlara miras olarak verdiği) kimselere itaat edin. İşte bu iki mirastan dolayı onlara haset edildi. Öyleyse şu ayetten: “Yoksa Allah’ın lütfedip insanlara ihsan ettiği şeylere haset mi ediyorlar? Gerçekten de biz, İbrahim soyuna kitap ve hikmet verdik ve onlara büyük bir mülk (saltanat) ihsan ettik” maksat, tertemiz olan seçkinlere itaat etmektir. Ayette mülkten kasıt da onlara itaat etmektir.
Alimler: Anlatınız bize; acaba Allah (c.c) seçkinleri kitabında açıklamış mıdır?

İmam (a.s): Allah-u Teala, batın hariç, zahirde de Kuran’ın oniki yerinde seçkinleri açıkça beyan etmiştir. Bu, Kur’an’ın tefsirlerinin dışında kalan, batınında ve tevilinde olan miktardır.

Birinci ayet şudur: “En yakın akrabalarını ( ve ihlas sahibi yakınlarını) korkut.” [12]  Bu ayet Ubey bin Kâb’ın kıraatinde böyledir (yani “ve ihlas sahibi yakınlarını” cümlesi de ilave edilmiştir). Bu, Abdullah bin Mesud’un mushafında da sabittir. Allah-u Teala’nın bu ayette Hz. Peygamber’in Âl’ini kaydetmesi ve onu peygamberine zikretmesi (onlar için) yüksek bir makam, büyük bir fazilet ve yüce bir şereftir.[13]

 

İkinci ayet de şudur: “Ancak ve ancak Allah, siz Ehl-i Beyt’ten ricsi (her çeşit günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.”[14] Bu ayet de katı düşmanın dışında kimsenin habersiz olmadığı ve inkâr etmediği bir fazilettir. Çünkü taharetten (tertemiz olmaktan) daha üstün bir fazilet düşünülemez.
 

Üçüncü ayet: Allah-u Teala yaratıklarından tertemiz olanları ayırdığında mübarek ayetinde peygamberine onlarla beraber mübahele (lânetleşme) yapmaya gitmesini emrederek şöyle buyurdu: “Ey Muhammed! Artık sana gelen bunca ilimden sonra da gene bu hususta seninle çekişip tartışmalara girişirlerse de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra da dua edelim ve Allah’ın lânetini yalancıların üstüne kılalım.”[15] Bu ilahi emirden sonra Resulullah (s.a.a) Ali, Hasan, Hüseyin ve Fâtıma’yı (Allah’ın salâtı ve selamı onlara olsun) dışarı çıkarıp onları kendi yanına aldı. Ayette geçen “kendimiz” ve “kendiniz” ibaretinin anlamını biliyor musunuz acaba?

Alimler: Allah-u Teala onunla Peygamber’in kendisini kastetmiştir.
İmam (a.s): Yanıldınız; çünkü Allah-u Teala onunla Ali bin Ebu Talib (a.s)’ı kastetmiştir. Bunun delillerinden birisi Resulullah (s.a.a)’in şu sözüdür: “Ya Velîaoğulları bu işlerinden vazgeçecekler, ya da kendim gibi birisini (onlara karşı koymak için) göndereceğim.” Yani Ali bin Ebu Talib (a.s)’ı. Ayetteki “oğullar”dan kasıtsa Hasan ve Hüseyin (a.s)’dır. “Kadınlar”dan kasıt da Fâtıma (s.a)’dır. İşte bu, hiç kimsenin o fazilette onlardan öne geçemeyeceği bir özelliktir. Hiç kimsenin o özellikte onlara ulaşamayacağı bir üstünlüktür ve hiçbir yaratığın o üstünlükte onları geçemeyeceği bir şereftir. Çünkü Hz. Peygamber, Ali’nin nefsini (kendisini) kendi nefsi saymıştır. Bu da üçüncü ayettir.


Dördüncü ayet: Peygamber (s.a.a) itretinin dışında herkesi camiden dışarı çıkardı.[16] Bu duruma halk ve (peygamberin amcası) Abbas itiraz edip şöyle dediler: “Ey Allah’ın resulü! Neden Ali’yi bırakıp da bizi çıkardın?” Resulullah (s.a.a) cevaben şöyle buyurdular: “Onu orada bırakıp sizi çıkaran ben değilim, bunu Allah (c.c) böyle yapmıştır.” İşte bu söz, Peygamber (s.a.a)’in Hz. Ali’ye buyurduğu “Ey Ali! Sen bana nispetle, Harun’un Musa’ya olan nispeti gibisin” hadisini de aydınlatıyor.

Âlimler: Bu mevzu Kuran’ın neresinde geçiyor?

İmam (a.s): Bu konuda size Kuran’dan delil getirip okuyacağım.
Âlimler: Getirin!

İmam (a.s): Allah (c.c) şöyle buyuruyor: “Mûsa’ya ve kardeşine; Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın ve evlerinizi kıble yapın (onları kıbleye yöneltin)...diye vahyettik.” [17] Bu ayet, Hârun’un Mûsa’nın yanındaki ve Hz. Ali’nin de Peygamber (s.a.a)’in nezdindeki makamını beyan etmektedir. Bununla beraber Peygamber (s.a.a)’in şu sözünde de (Ehl-i Beyt’inin üstünlüğüne dair) apaçık bir delil vardır: “Bu mescide Muhammed ve Âl-i Muhammed hariç, hiç kimsenin cünüp ve hayız olarak girmesi caiz değildir.”

Âlimler: Ey Ebul Hasan! Bu beyan siz Ehl-i Beyt’ten başkası yanında bulunmaz.

İmam (a.s): Resulullah (s.a.a): “Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır; ilim şehrini dileyen onun kapısından gelmelidir” buyururken bizim bu mevkiimizi kim inkâr edebilir? Açıklayıp izah ettiğim sözlerdeki (mevcut olan) fazilet, şeref, üstünlük, seçkinlik ve temizliği inatçı düşmanlardan başka hiç kimse inkâr etmez. Bu makamdan dolayı Allah’a şükürler olsun. Bu da dördüncüsüdür.
 

Beşinci ayet: “Akrabalarının hakkını ver.”[18] Bu, aziz ve cebbar olan Allah’ın Ehl-i Beyt’e mahsus kıldığı bir özelliktir. Allah-u Teala onları bütün ümmetten seçkin kılmıştır. Bu ayet Resulullah’a nazil olduğunda Fâtıma (s.a)’yı yanına çağırdılar. Fâtıma (s.a) geldiğinde Resulullah (s.a.a): “Ey Fâtıma!” diye buyurdu. Fâtıma (s.a); “Emredin ey Allah’ın resulü!” dedi. Resulullah buyurdular ki: “Şu Fedek, savaşsız elde edilen ganimetler arasındadır. Bu yüzden (Allah’ın hükmüne göre) bana aittir; başkalarının onda hakları yoktur. Şimdi Allah (c.c) emrettiği için onu sana bağışladım. Öyleyse onu kendin ve evlatların için al.” Bu da beşincisidir.

 

Altıncı ayet: Allah-u Teala’nın buyurmuş olduğu şu ayettir: “De ki: Sizden tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum, istediğim ancak yakınlarıma sevgidir.”[19] Bu, kıyamet gününe dek Peygamber (s.a.a)’e, bir de onun Âl’ine mahsus olan bir özelliktir; diğer kimselere değil. Çünkü Allah-u Teala Kur’an’da Nuh (a.s)’dan şöyle dediğini naklediyor: “Ey kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum; benim ecrim ancak Allah’a aittir ve ben, inananları kovacak da değilim. Şüphe yok ki onlar, rablerine kavuşacaklar. Fakat ben, sizi cahillik etmekte olan bir kavim görüyorum.”[20] Allah-u Teala Hud’dan da şöyle naklediyor: “De ki: Ey kavmim; ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum; benim ücretim ancak beni yaratana ait, hâla akıl etmeyecek misiniz?”[21] Ama Allah-u Teala Peygamberi Muhammed (s.a.a)’e şöyle buyurmuştur: “De ki: Sizden tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum, isteğim ancak yakınlarıma sevgidir.”[22] Allah (c.c) onların kesinlikle dinden uzaklaşmayacaklarını ve hiçbir zaman sapıklığa yönelmeyeceklerini bildiğinden dolayı onların sevgisini ve dostluğunu farz kılmıştır. Onları sevmenin farz olmasının diğer delili de şu ki; olabilir ki bir insan, birisini sever ama ailesinden bazıları onunla düşman olduğu için onu tam kalpten, ihlâsla sevemez. Allah-u Teala da Resulullah’ın kalbinde müminlere karşı hiçbir kırgınlık olmasını istemediği için Resulullah (s.a.a)’in akrabalarının sevgisini müminlere farz kıldı. Öyleyse kim bu farza uyarak Resulullah (s.a.a)’i ve onun Ehl-i Beyt’ini severse Resulullah (s.a.a) artık ona kin beslemez; kim de bu vazifeyi terk edip ona amel etmez ve Peygamber’in Ehl-i Beyt’ine kin güderse Resulullah (s.a.a)’in de ona kin gütmesi gerekli olur. Çünkü böyle birisi, Allah’ın farz kıldığı şeylerden birini terk etmiştir. Şimdi bundan daha üstün veya bunun ayarında olabilecek herhangi bir fazilet ve şeref var mıdır?

 

Yedinci ayet de şudur: “Şüphe yok ki Allah ve melekleri, salât ederler Peygamber’e. Ey inananlar! Siz de ona salât edin ve selam verin.”[23] Bu ayet nazil olduğunda halk; “Ey Allah’ın resulü! Sana selam vermeyi biliyoruz, fakat sana salât nasıl olur?” diye sordular. Resulullah (s.a.a) buyurdular ki, şöyle diyeceksiniz: “Allahumme salli ala Muhammedin ve Âl-i Muhammed, kema salleyte ala İbrahime ve ala Âl-i İbrahim, inneke hamidun mecîd” (Allah’ım! İbrahim’e ve Âl’ine salât ettiğin gibi, Muhammed ve Âl-i Muhammed’e de salât eyle. Şüphesiz sen hamit ve mecitsin.) Şimdi bu konuda ey cemaat, aranızda bu söz hususunda bir ihtilaf var mıdır?” Oradakiler hep birlikte “Hayır” dediler...

Memun: Andolsun ki, bu noktanın izah ve beyanının ancak nübüvvet madeninde olabileceğini anlamış oldum.
 

Sekizinci ayet de şudur: “Ve iyice bilin ki, ganimet olarak elde ettiğiniz şeyin beşte biri, muhakkak Allah’ın, Peygamber’in ve zilkurbânın (yakınların)dır.”[24] Allah-u Teala bu tarz beyanıyla yakınların (Peygamber (s.a.a)’in yakınlarının) payını, kendi payıyla Resulullah’ın payına yanaştırmıştır. Bu da “Âl” ile ümmet arasında bir çeşit farklılıktır. Çünkü Allah-u Teala “Âl”i (Ehl-i Beyt’i) bir mevkide, diğer insanları da ondan aşağıdaki bir mevkide karar kılmıştır. Kendisi için beğendiğini onlar için de beğenmiştir ve bu konuda onları seçmiştir. İlk önce kendisinden başlamış, sonra Peygamberini ve ardından da Peygamber (s.a.a)’in yakınlarını zikretmiştir. Fey,[25] ganimet vs. şeylerden kendisi için beğendiği şeyi onlar için de beğenmiştir. Nitekim (humus ayetinde) şöyle buyurmuştur: “Ve bilesiniz ki, ganimet olarak elde ettiğiniz şeylerin beşte biri, mutlaka Allah’ın, Peygamber’in ve zilkurbânın (yakınların)’dır.”[26] İşte bu ayet, Allah’ın nâtık kitabında kıyamete kadar onlar için bâki kalacak vurgulanmış bir beyan ve eserdir.O öyle bir kitaptır ki, “Bâtıl ona önünden de, arkasından da yaklaşamaz. (Çünkü) hüküm ve hikmet sahibi olan ve çok övülen (Allah) tarafından indirilmiştir.”[27]
Ama ayetin devamında zikredilen “yetimler ve yoksullar”a gelince; (onların durumları yakınlardan farklıdır; çünkü) yetimin yetimliği ortadan kalkınca (baliğ olunca) ganimetler hükümden (humus sahipleri sırasından) çıkar ve onun için bir pay olmaz. Yoksul da öyledir; o da zengin olduğunda ganimetlerden onun için bir pay olmaz, ganimeti almak da onun için helal değildir. Ama “zilkurbâ”nın (yakınların) payı; ister zengin olsun, ister fakir, kıyamete dek onlar için sabittir. Çünkü Allah’tan ve Resulünden daha zengin olan bir kimse yoktur. Buna rağmen kendisi ve resulü için bir pay ayırmıştır. Kendisine ve resulüne beğendiği şeyi zilkurbâ (yakınlar) için de beğenmiştir.
Böylece fey hakkında da kendisi ve peygamberi için isteyip razı olduğu şeyi zilkurbâ için de istemiştir. Nitekim, ganimette de onlar için pay ayırmıştır. İlk olarak kendi hakkını, sonra resulünün hakkını, ardından da zilkurbânın hakkını zikretmiştir. Onların payını Allah ve resulünün payı ile birlikte saymıştır.
İtaat konusunda da durum aynıdır. Allah-u Teala buyurmuştur ki: “Ey inananlar! Allah’a, Peygamber’e ve içinizden emir sahiplerine itaat ediniz.”[28] Allah (c.c) bu ayette de kendisiyle başlamış, sonra peygamberini ve ardından da onun Ehl-i Beyt’ini zikretmiştir. Velayet ayetinde de durum aynıdır: “Sizin veliniz (yetki sahibiniz) ancak Allah’tır, onun resulüdür, namaz kılan ve rükû halinde zekât veren müminlerdir.” [29] Allah-u Teala ganimet ve feyde, kendi payıyla Peygamber’in payını, onların payı ile birlikte zikrettiği gibi, onların itaat ve velayetlerini de Peygamber ve kendisinin itaat ve velayetiyle yanaştırarak birlikte zikretmiştir. Allah-u Teala’nın, Ehl-i Beyt’e olan bu nimeti ne kadar da büyüktür.Ama sadaka (zekât) meselesi geldiğinde Allah-u Teala hem kendisini, hem resulünü, hem de resulünün Ehl-i Beyt’ini ondan münezzeh kıldı ve şöyle buyurdu: “Sadakalar, Allah’tan bir farz olarak yalnızca fakirler, düşkünler, (zekât) işinde görevli olanlar, kalpleri (İslam’a) ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolunda   ve yolda kalmışlar içindir.”[30] Acaba bu söylenenler arasında Allah Teala’nın kendisi, resulü ve zilkurbâ (yakınlar) için bir pay zikrettiğini bulabilir misiniz? Tenzih etme sırası geldiğinde kendisini, resulünü ve resulünün Ehl-i Beyt’ini sadaka (farz zekât)’dan münezzeh kıldı; hatta sadakayı onlara haram bile etti. Çünkü sadaka Muhammed (s.a.a)’e ve onun Ehl-i Beyt’ine haramdır. Sadaka (zekât), gerçekte insanların (malının) kiri olduğu için onlara helal değildir; zira onlar her çeşit kötülük ve kirden münezzeh kılınmışlardır. Allah-u Teala onları tertemiz kılıp seçtiğinde, kendisine beğendiği bir şeyi onlar için de beğendi ve kendisine beğenmediği bir şeyi onlar için de beğenmedi.
 

Dokuzuncu ayet: Biz Kur’an’ın buyurduğu zikir ehliyiz. Zira Kur’an şöyle buyurmuştur: “Eğer bilmiyorsanız zikir ehlinden sorun.”[31] İşte zikir ehli bizleriz; o halde bilmiyorsanız bizden sorun.
Âlimler: Allah bu ayetten Yahudi ve Hıristiyanları kastetmiştir.
İmam (a.s): Süphanallah! Böyle bir şey mümkün mü? Bu durumda onlar bizi kendi dinlerine çağırır ve “Bizim dinimiz İslam dininden daha üstündür” derler.
Memun: Ey Ebul Hasan! Onların dediklerinin aksini ispatlayacak bir açıklamanız var mıdır?
İmam (a.s): Evet; zikir, Resulullah (s.a.a)’dir ve biz de zikrin (onun) ehli (ailesi)’yiz. Bu konu Talak suresinde apaçık gelmiştir. Allah orada şöyle buyuruyor: “Artık çekinin Allah’tan ey aklı başında olanlar; ey iman edenler, andolsun ki Allah, size zikir olan bir peygamberi gönd[32]ermiştir ki, Allah’ın apaçık ayetlerini okumaktadır size.”Bu ayetteki zikir, Resulullah (s.a.a)’dir ve biz de onun ehli (ailesi)’yiz. Bu da dokuzuncusudur.
 

Onuncu ayet: Nisa suresindeki şu tahrim ayetidir: “Anneleriniz, kızlarınız ve kız kardeşleriniz... Size haram kılındı.”[33] Şimdi söyleyiniz eğer şu an Resulullah (s.a.a) hayatta olmuş olsalardı, benim kızım ve oğlumun kızı yahut benim neslimden olan diğer kızlarla evlenmesi doğru olur muydu?                                  .
Alimler: Hayır, olmazdı.                              .
İmam (a.s): Söyleyin bakalım, eğer Resulullah hayatta olsaydı sizin kızlarınızla evlenebilir miydi?                                .
Alimler: Evet, evlenebilirdi.                                   .
İmam (a.s): İşte bunun kendisi, benim o hazretin Âli’nden[34] olduğuma bir delildir, sizin değil. Eğer siz onun Âli’nden olsaydınız, benim kızlarımın o hazrete haram olduğu gibi sizin kızlarınız da ona haram olurdu. Demek ki ben, onun Âli’ndenim, siz ise onun ümmetindensiniz. İşte bu, Âl ve ümmet arasındaki başka bir farktır. Çünkü Âl (Ehl-i Beyt) ondandır, fakat ümmet böyle olmadığına göre ondan değildir. Bu da onuncusudur.
 

Onbirinci ayet de Mümin suresinde bulunan şu ayettir: “Firavun ailesinden imanı gizlemekte olan mümin bir adam dedi ki: Siz, benim rabbim Allah’tır diyen bir adamı öldürüyor musunuz? Oysa o, size rabbinizden apaçık belgelerle gelmiş bulunmaktadır.”[35] Bu adam Firavun’un dayısının oğluydu. Allah (c.c) onu soyundan dolayı Firavun’a nispet etmiştir, dininden dolayı değil. Böylece biz de doğum yönünden Hz. Resulullah’ın Ehl-i Beyt’inden olduğumuzdan soy yönünden özelleştirilmişiz, ama din yönünden bütün insanlar gibi sayılmışız. Bu da Âl ve ümmet arasındaki diğer bir farktır. Bu da on birincisidir.
 

Onikinci ayet de şudur: “Ve ehline namazı emret ve kendin de ona (namaza) karşı sabırlı ol.”[36] Allah-u Teala bizi bu özellikle ayrıcalıklı saymıştır (üstün kılmıştır). Çünkü (bir defasında) bize ümmet ile beraber namazı emretmiş, daha sonra bize (Peygamberle birlikte namazı emrederek) üstün kılmıştır, ümmeti değil. Resulullah (s.a.a) bu ayet nazil olduktan sonra dokuz ay boyunca her gün beş defa namaz vakitlerinde Ali ve Fâtıma (s.a)’nın kapısına gelerek şöyle buyurdu: “Namaza! Allah size rahmet etsin!” Allah-u Teala, peygamberlerin evlatlarından hiç kimseye, bize ikram ettiği derecede ikram etmemiştir; peygamberler ailesinden sadece bizi has kılmıştır.
          Memun ve âlimler: Allah bu ümmet tarafından siz Ehl-i Beyt’e hayır (mükâfat) versin. Biz  bilmediğimiz meselelerin gerekli açıklama ve izahını ancak sizin nezdinizde/katınızda bulabiliyoruz.[37]

 


[1] - İtret,  Âl ve  Ehli Beyt kelimeleri kavram olarak aynı anlama gelmektedir.

[2] - Fâtır/32.

[3] - İmam Rıza’nın (as) künyesi.

[4] - Fâtır/33.

[5] - Ahzap/33.

[6] - Hadid/26.

[7] - Hud/45.

[8] - Hud/46.

[9] - Âl-i İmran/33-34.

[10] - Nisa/54.

[11] - Nisa/59.

[12] - Şuara/214.

[13] - Elbette İmamın buyurduğu ek ayetin tefsiri manasındadır.

[14] - Ahzap/33.

[15] - Âl-i İmran/61.

[16] - Medine’de İslam hükümetinin kurulduğu ilk yıllarda Müslümanlar Peygamberin Camisinin etrafına evler yapmış ve kolaylık olsun diye kapılarını caminin avlusuna yönelik açmışlardı. Peygamber (saa) Allah’ın emriyle bütün kapıları kaptırdı. Ama yalnız Hz. Ali’nin evinin kapısını açık bıraktırdı.

[17] - Yûnus/87.

[18] - İsra/26.

[19] - Şûra/23.

[20] -Hud/29.

[21] - Hud/51.

[22] - Şûra/23.

[23] - Ahzap/56.

[24] - Enfal/41.

[25] - Fey, Savaşmadan elde edilen mala denir ki  bu  tür ganimetler Allah’ın emriyle Peygamberin malıdır.

[26] - Enfal/41.

[27] -Fussilet/42 .

[28] -Nisa/59.

[29] - Maide/55.

[30] - Tevbe/60.

[31] - Nahl/43.

[32] - Talak/10-11.

[33] - Nisa/23.

[34] - Ehli Beytinden.

[35] - Mümin/28.

[36] - Tâha/132.

[37] - Uyunu-u Ahbar-ı Rıza (İmam Rıza’dan hadis pınarı) 23. bölüm.

 



ETİKETLER