Duyurular
   22 Mayıs Pazar Hz. Mehdi'nin kutlu doğumu.

   19 Mayıs Perşembe Kerbela şehidi İmam Hüseyin'in oğlu Hz. Ali Ekber'in kutlu doğum günü.

   13 Mayıs Cuma İmam Zeynel Abidin'in mübarek doğumu.

   12 Mayıs Perşembe Kerbela sakisi hz. Ebul fazl Celal Abbas'ın kutlu doğum günü.

   11 Mayıs Çarşamba İmam Hüseyin'in kutlu doğumu.

   11 Mayıs Çarşamba İmam Hüseyin'in kutlu doğumu.

   4 Mayıs Çarşamba Peygamberimizin biseti ve peygamberliğe seçilişi.

   4 Mayıs Çarşamba Peygamberimizin amcası, Hz. Ali'nin babası Hz. Ebu Talib'in vefatı.

   4 Mayıs Çarşamba Peygamberimizin amcası, Hz. Ali'nin babası Hz. Ebu Talib'in vefatı.

   3 Mayıs Salı İmam Musa Kazım'ın Şehadeti.

   23 Nisan Cumartesi Kerbelanın kadın kahramanı Hz. Zeyneb'in şehadeti.

   21 Nisan Perşembe Hz. Ali'nin kutlu doğum günü.

   14 Nisan Perşembe Regaib Gecesi

   11 Nisan pazartesi İmam Ali Naki'nin şehadeti.

   8 Nisan Cuma bir rivayete göre İmam Muhammed Bakır'ın kutlu doğum günü.

   8 Nisan Cuma üç ayların başlangıcı ve Recep Ayına giriş.

   LA İLAHE İLLALLAH, MUHAMMEDUN RESULULLAH, ALİYYUN VELİYYULLAH

   ALEVİLİK İSLAMIN ÖZÜDÜR

   17 Nisan Pazar İmam Hüseyin'in oğlu kerbelanın altı aylık şehidi Hz. Ali Askerin kutlu doğum günü.

   18 Nisan Pazartesi İmam Muhamemd Taki'nin kutlu doğum günü.

   26 Nisan Salı Peygamberimizin oğlu Hz. İbrahim'in 16 aylıkken vefatı.

   2 Mayıs Pazartesi Hz. Ali'nin mübarek eliyle Hayber kalesinin fethedilmesi.

Anket
Sizce Gadiri Hum'da Ne Oldu?
  • Hz. Muhammed s.a.a Allah'ın emriyle Hz. Ali'yi kendisinden sonra halife seçti.
  • Hz. Muhammed s.a.a Müslümanlara Hz. Ali'yi sevmelerini emretti.
  • Bilmiyorum
Video Galerisi
Alıntı Yazılar
Soner Yalçın
Panama Belgeleri’nin sırrı bu mektupta

Hüsnü Mahalli
Hüsnü Mahalli: Yok olmanın hafifliği

Fehim Taştekin
Kürt hesabı!

Ahmet Hakan
Çok tuhaf bir 'Atatürk posteri indirildi' tatavası

Alptekin Durusunoğlu
Suudilerin Hizbullah’a armağanı

Son Dakika Haber
    MEVLEVİLİK

Tarih : 18.03.2016 13:19:16

MEVLEVİLİK

Mevlevîlik, efendimiz anlamına gelen Mevlânâ diye anılan Belh’li Celâlüddîn Muhammed’e nisbet edilen bir tarîkattir. Celâlüddin Muhammed, Ahmed Hatîbî oğlu Huseyn Hatîbî’nin oğlu Belh’li Bahâüddün Muhammed Veled'in oğludur. Bahâüddin Veled, «Sultân’ul-Ulemâ - Bilginler

pâdişâhı» diye anılacak kadar bir şöhrete sâhiptir. Sonradan, I. halife Ebû-Bekr'in soyundan olduğu, birbirini tutmayan ve târihe uymayan iki soy zinciriyle ispatlanmaya çalışılmış, buna dâir menkabeler bile uydurulmuşsa da (Tahsin Yazıcı tashihiyle «Manâkıb’ul-Ârifin»; I, s. 365 - 368) kendisinin, Mevlânâ’nın, oğlu Sultan Veled’in eserlerinde ve bilhassa Mevlânâ için yapılan, üstünde «Mesnevî»den, «Dîvân-ı Kebîrûden seçme beyitler, ön tarafında da Mevlânâ’nın kadrini, yüceliğini belirten, vefat yılını, ayını ve gününü bildiren ve Selçuk oymacılığının bir şaheseri bulunan sandûkada böyle bir kaydın bulunması, bunun sonradan uydurulma bir rivayetten, belki

de Sultân’ül-Ulemâ’nın, Şems’ül-Eimme diye anılan ve ana tarafından imâm Muhammed’üt-Takıy’nin soyundan gelen Ebû-Bekr Muhammed-i Serahsî’nin torununun kızı Firdevs Hâtun’un kızıyle evli olmasından doğan bir zanının ifâdesinden başka bir şey değildir. Fakat sonradan  bu rivâyet, ilk yazılan manâkıb kitaplarına girmekle kalmamış, Sultan Veled’in «lbtidâ Nâme» sine bile iki beyit eklenerek kuvvetlendirilmek istenmiştir. İnsan, gerçeklik üzerine kurulduğu söylenen tarîkatlere mensup kişilerin bu yalancılıklarına, gerçekten de şaşıp kalıyor (Mevlânâ

Celâleddin, III. basım; s. 35 - 40 ve bilhassa 85. Sahifedeki 1. not).

 

Mevlânâ Celâlüddin’in 604 Rabîulevvelinin altıncı günü  (30 Eylül 1207) doğduğu hakkındaki rivâyet de yanlıştır; çünkü Mevlânâ, dîvânındaki bir gazelinde, Şemsüddîn-i Tebrîzî ile altmış iki yaşında buluştuğunu, diğer bir gazelinde de altmışından sonra Şems’e ulaştığım, bir başka gazelinde, Pîr’in, yâni Şems’in, kendisini yeniden gençleştirdiğini söylüyor. Bir gazelinde de Harezm ordusiyle Gor ordusunun savaşından bahsediyor. «Fîhi mâ-fih» te, Semerkand’ın Hârzemşah tarafından zaptedildiği sırada orada bulunduğunu, bir olayı naklederek bildiriyor.

 

Şemsüddin, Konya’ya 642 Cumadelâhırasımn 26. Cumartesi sabahı gelmiştir (26.XI.1244). Mevlânâ, bu târihte altmış iki yaşındadır. Semerkand, İbn’ül-Esîr e göre 604 te (1207), Cihan-guşâ’ya göre 609 da (1212) Hârzemşah tarafından zaptedilmiştir. Hârzemlilerle Çorluların savaşı

600 dedir (1203) ve Sultân’ül-Ulemâ, «Maârif»inde, o vakit Belh’in Vahş şehrinde bulunduğunu bildirir. Mevlânâ, 604 te, duyduğu, bildiği bir olayı anlattığına, altmış iki yaşında Şems’le buluştuğunu açıkça söylediğine göre 580 hicride (1184) doğmuştur. Gene bir gazelinde, candan ayrılalı otuz yıl olduğunu söyler ve bu ayrılığın kırka çıkmamasını diler. Şems’in şehâdeti, 5 Şâban 645 târihindedir (1247); Mevlânâ’nın ebediyete göçüşü 672 de (1273) olduğuna göre bu gazel, vefatına yakın bir zamanda söylenmiştir ve Mevlânâ, Şems’in şehâdetinden sonra geçen yirmi yedi küsur yılı, toparlak hesap olarak otuz yıl diye söylemiştir. Bizce bunlar, birer karîne ve istidlal değil, Mevlânâ’nın 604 te doğmadığına, o târihte otuz yaşına yaklaşmış bulunduğuna kesin delillerdir. Mevlânâ, Şems’i de dâimâ ihtiyar olarak anmakta, «pîr» sözüyle hem yaşını,  hem mânevî olgunluğunu kasdetmektedir. Gerçekten de, «Makaalât»ından anlaşıldığına göre Şems, 587 de (1191) Halep’te öldürülen Şihâbüddîn-i Sühreverdî-i Maktûl’ ıs  görüşen, 635 te (1237) vefat eden Evhadüddîn’le Bağdadda konuşan, 638 de (1241) vefât eden îbni Arabî ile tanışan, onunla tartışan bir zâtın da Mevlânâ yaşlarında bulunması gerektir (Mevlânâ Celâlüddin; III. basım; s. 66 ve devâmı; Ekler; s. 301-303; «Mevlânâ Şems-i Tebrîzî ile altmış iki yaşında buluştu» adlı makalemiz; İst. Üniv. Şarkiyat Mec. No. III; İst. 1959; «Fîhi mâ-fîh» tercememiz; İst. Remzi K. 1959; s. 148, satır 30 - 39 ve «687. Yıldönümünde Mevlânâ» adlı brüşürdeki Mevlânâ’nın doğumu hakkındaki yazımız; Konya, Yenikitapevi - 1960; s. 9 - 14).

 

Ma’sûmalişâh da, Rızâkulı Hân Hidâyet’in (1288 H. 1871), «UsûFül-Fusûl fî Husûî’il-Vusûl»üne dayanarak Mevlânâ’nm Şems’le altmış iki yaşında buluştuğunu yazmakta, fakat kaynakların, 604 te doğduğunu kaydettiklerine göre bu târihin tutmadığını söylemektedir (Tarâık, II; s. 315. Rızakul Han Hidâyet için Reyhâne’ye, IV, s. 310 -312; Usûrül-Fusûl için Akaa Bozorg-i Tehrânî  Muhammed Muhsin’in «Ez-Zerîa ilâ Tasânîf’iş-Şîa» sına b. II,1355 H. s. 200). Her hâlde Hidâyet, yukarıda bahsettiğimiz gazeli görmüş olsa gerek.

 

Sultan Muhammed Tekiş’le ve îslâm inancını felsefi görüşlere uydurmaya kalkışanlarla arası açılan, aynı zamanda Moğol akımının da gelmekte olduğunu gören Bahâüddin Veled, Bağdad yoluyle Anadolu’ya göçmüş, hacca gitmiş, bir müddet Karaman’da kalmış, sonunda, çağında bir ilim merkezi olan Konya’ya yerleşmiş, 628 de (1231) orada vefat etmiştir.

 

Bilgisini babasından, babasının halifesi Tirmiz’li Seyyid Burhânüddin-i Muhakkık’tan elde eden, Halep’te de tahsilde bulunan Celâlüddin Muhammed, çağında, bütün bilginlerce tanınmış, sayılmış, irfan yolunda babasını ve Seyyid Burhânüddin’i izlemiş, kendi çalışmasiyle de çağının bilgisini, düşüncesini aşmış, gerçekten de insânî görüş ve duyuşlariyle ebedîliğe ulaşmış bir zattır. Şemsüddîn’in, onun duyuş âlemindeki tesiri, bizce, âdeta arınmış, yağı konmuş, fitili düzeltilmiş, bir kandili yakmaktır; fakat yağı tükenmeyecek, ışığı, güneşin ışığını bile gölgede bırakacak, insanlık durdukça insanlığa aydınlık saçacak olan o ışık parlayınca da Şems ona bir pervane kesilmiştir. Şems, kendisinin de söylediği gibi, mürşit aramak üzere yola çıkmış, Konya’da Mevlânâ’yı bulunca ona intisap etmiş, onun halifesi olmuştur. Bu bakımdan Mevlevi geleneği haklıdır ve Şems’i, Mevlânâ’nın mürşidi sayanların sanılan, tümden yanlıştır. Ancak şu kadar var ki Şems'ten önce zühde meyyal olan Mevlânâ, Şems’ten sonra rintliğe yönelmiştir ve Şems, bir Kalenderi dervişi, bir Fütüvvet eridir.

 

Mevlânâ, Şems’ten sonra, Burhânüddîn’e mensup Kuyumcu Salâhaddîn’i (657 H. 1258), ondan sonra da Konya Ahî-Babası Husümüddîn Hasan’ı kendisine halife yapmış, çevresinde toplananların terbiyelerine onları memur etmişti.

 

672 Cumâdelâhırasının beşinci günü (1273) vefat eden Mevlânâ Celâdüddin, babasının ön tarafına defnedilmiş, oğlu Sultan Veled, başta olmak üzere kendisine uyanlar, Çelebi Husâmüddîn’e uymuşlardır. Husâmüddîn, 683 te (1284) vefat etmiş, ondan sonra Hacı Bektemür oğlu Şeyh Kerîmüddin muktedâ tanınmış, onun vefatından sonra (691 H. 1292) Mevlânâ’ya uyanlar, Sultan Veled’e tâbi’ olmuşlardır.

 

Sultan Veled, babasının vefatından sonra türbenin yapılmasına sebep olmuş, Mevlânâ’ya uyanların dağılmamalarını sağlamış, Mevlânâ’nın oturduğu medreseye vakıflar bağlatmış, orasını bir tekke haline getirmiş, birçok yerlere halifeler göndermiş teşkilâtçı bir zattır. Sultan Veled, 712 Recebinin onuncu günü (1312) vefat edip babasının yanına defnedildikten sonra Mevlevîlikte çelebilik, yâni Mevlânâ soyundan birinin Pîr makamına geçmesi ve Mevlânâ’ya uyanların, onu baş tanımaları bir gelenek haline gelmiştir.

 

Mevlânâ, kendisine intisap edenlere zikir vermediği gibi bu kabul, bir törenle de kayıtlanmamıştı. İntisap edenlerin bıyık, sakal, kaş ve saçlarından, makasla birkaç kıl kesilir, hilâfet verilenlere de ferecî ve bugün hırka denen geniş kollu, yakasız, önü açık giysi giydirilir, halin aydınlatmasına bir sembol olarak çerağ verilirdi. Kıl kesmek, Kalenderîliğin çhâr-darb tıraşından geçmişti; ferecî giydirmek de, tarîkatlerden Fütüvvet yoluna geçmiş bir

gelenekti.

 

Mevlânâ zamanında, onun ve ona intisap edenlerin özel bir giyim-kuşamı da yoktu. Kendisi uzun ve dövme keçeden yapılma Belh külahı üstüne, o zaman bilginlerin sardığı örfî sarık sarar ve gene o zamanın bilginlerinin giydiği ferecî giyerdi. Yalnız Şems’in şehadetinden sonra beyaz sarığı, yas alâmeti olarak duhânî, yâni siyah denecek kadar koyu mor renge tebdil etmişti. Esmânın, insanı hayallere düşüreceğini söyleyen, tarikat şeyhlerini, dükkân açıp alış verişe koyulmuş kişiler diye anlatan Mevlânâ’nın, sonradan Mevlevilerce kabul edilen ve semâ’ edilirken giyilen tennûre, destegül v.s. ile de bir ilişiği yoktur; hattâ gene sonradan Mevlevilerce kabul edilen ism-i Celâl (Allah) zikrini, herhangi bir mecliste yaptırdığına, birisine zikir ve vird verdiğine dair de ana kaynaklarda bir işaret bile yoktur. Ancak, tennûre denen ve semâ’ ederken

etekleri açılan, üst tarafı, bele kadar dar, önü açık, kolsuz, belden aşağı kısmı geniş giysiyle, onun üstüne giyilen yakasız, önü açık, dar ve bele kadar gelen, gömlek (destegül), tennûrenin üstüne kuşamlan, destegülün bir yanım da tutan kuşak da (elifi nemed), Kalenderîlerden ve Fütüvvet ehlinden geçmedir.

 

Hâsılı Mevlânâ, hem giyim-kuşam özelliği ve merasim kabul etmemekle, hem de sülûke esas olarak şeriata uymayı, aşk ve cezbeyi kabul etmekle müsemmâ yolundan bir Melâmet ve irfan eriydi; aşk ve cezbe için de o, semâ’ı kabul etmişti.

 

Mevlevilikte Sema

Lügatte, işitmek, duymak, iyi şöhret, anılmak anlamlarına gelen semâ’ ve simâ’ sözü, terim olarak güzel sesle, bazı kere de müzik âletiyle söylenip çalınan bir neşîde yüzünden coşup ritmik, yahut rastgele harekette bulunmak, dönmek, oynamak karşılığı kullanılır.

 

Söylenen sözler, şiir olduğundan önce, İslâm’da şiire nasıl bir yer verildiğini öğrenmemiz gerektir.

 

Kur’ân-ı Mecîd, Hz. Peygamber’e, müşriklerin şâir dediklerini, şiirin ona yakışmayacağını, ona indirilenin, bir öğüt, her şeyi açıklayan Kur’ân olduğunu, okunacak olan ve okunması gereken sözler bulunduğunu bildirir (XXI, 15, XXXVI, 69 - 70, XXXVII, 36 - 37, LXIX, 4). Şâirlere, akılsız

kişilerin uyduklarını, şâirlerin, her vâdîde akılsızca yelip yorttuklarını, yapmadıkları şeyleri söylediklerini anlatır; fakat inanan ve iyi işlerde bulunup Allah’ı çok ananları, zulme uğradıktan sonra yardıma kavuşanları, bu hükümden ayırır (XXVI, 224-227). Tefsirler, bu son âyetlerde, şâirler içinden seçilenlerin, Ravâha oğlu Abdullah, Mâlikoğlu Kâ’b, Sâbit oğlu Hassân gibi Hz.Muhammed’i öven, müşriklerin hecivlerini reddeden îman sahibi şâirler olduğunu

bildirmişlerdir. (Kur’ân-ı Kerîm ve Meâli; Açılama; s. LXXXIX).

Görülüyor ki Kur’an’da yerilen şiir ve şâirler, insanları azdıran, kötülüğe, nefse uymaya götüren,

yoldan çıkaran şiir ve şâirlerdir. Netekim Hz. Peygamber de, bazı şiirlerin hikmet olduğunu buyurmuş (Câmi’, I, s. 82), hikmeti, müminin yitik malı saymış, nerde bulunursa alınması gerektiğini bildirmiş (Künûz’ül-Hakaaik; II, s.51), «Ben en güzel konuşanınızım; Kureyş’tenim; dilim de Sa’d b. Bekr’in dilidir» diye hitâbete büyük bir önem vermiştir (Câmi’, I, s. 90) . XXXV. sûrenin ilk âyetinde, yaratışta, dilediğini çoğalttığı bildirilen şeyin huy ve ses güzelliği olduğunu söyleyenler, âyeti böyle tefsîr edenler olmuştur (Tabersî; Mecma’ul-Beyan; VIII, s. 400), Her peygamberin güzel sesli olduğunu, Kur’ân’ın güzel sesle bezenmesi lüzûmunu, güzel sesin Kur’ân’ı bezeyeceğini bildiren hadisler de vardır (Câmi’ ; II, s. 120; Müslim; I, s.4).

 

Gene Kur’ân’da, Dâvud Peygamber’in sesi övülmekte, dağlarla kuşların bile, onun sesine uydukları bildirilmektedir. (XXI, 79, XXXIV, 10). Kötü ve çirkin ses, Kur’anda yerilmektedir (XXXI, 19). Medine’ye göçtükleri zaman, Hz. Peygamber’i Medîneli kadınlar tefler çalarak, şiirler okuya okuya karşılamışlardır (Sîret’ül-Halebiyye; Mısır-Muhammed Efendi Mat. II, s. 60. Bu hususta diğer rivayetler için «Mevlevi Âdâb ve Erkâm» adlı kitabımıza b. s.48 - 50).

 

Mûsıkıynin insanlar, hattâ hayvanlar üzerindeki tesirini inkâra mecâl yoktur. Araptaysa musıkıy, ona hem yoldaştır, hem arkadaş. Arap, çölü nağmelerle geçer; devesini mavalla haydar. Kabile üstünlüğü geleneği şiirle söylenir; düşman boy, şiirle yerilir; savaşta recez, kargıdakine bir övünme olduğu kadar kendisine de bir yürek gücüdür.

 

Şiirin ve mûsıkıynin târihi, insanlık târihiyle eşittir; inançla beraber yürür. însanlık, kabile yaşayışından geçtikten sonra Mûsıkıy iki bölüme ayrılmıştır. İbtidâi dinlerdeki baş döndürecek, insanları coşturacak, kendilerinden geçirecek derecede gürültülü Mûsıkıy, duyguyu ifade tarzında bir âhenge, anlamı belirsiz şiirler, özlemleri aksettirecek âhenkli ifadelere dönmüş, ibadetler, hoplayıp sıçramaktan, delice köpürüp coşmaktan ritmik bir şekle ulaşmış, derûni bir huzû’ ve huşû yansıtmaya başlamıştır.

 

İslâm’da müzik âleti, câmiye girmemiş, fakat tasavvuf, zilsiz defi, usul tutulan kudümü, inleyen rebâbı, feryad eden neyi tekkeye almıştır. İnsanlık tekâmül ettikçe mûsıkıy de iki yöne yönelmiştir: Birincisi, insanın şehevî duygularını ifadeye yarayan, şehevî özlemleri dile getiren ve kamçılayan lâdînî bir mûsıkıydir; İkincisiyse manevî özlemleri, insâni duyguları, ilâhî aşkı dile getiren dînî mûsıkıy.

 

İslâm fakıyhleri, mûsikıynin ve dînî raksın caiz olup olmayacağında ikiye ayrılmışlardır. Büyük bir çoğunluk, ne sûretle ve ne niyetle olursa olsun, mûsikıynin haram olduğunu söylemiştir. Bir kısmıysa bâtılı tervîc etmemek şartıyle mûsikiyi caiz saymış, Şâfî’î de bunlara katılmış, düğünlerde, deve haydamadaysa, câiz bilinmiştir. Şîa’danda mersiyeyi, haram mûsikıyden ayrı sayanlar, çoğunluğu teşkil etmişler, nefse uymak ve şehveti kamçılamak kasdiyle olmadıkça mûsikiyi caiz görenler de olmuştur (Tarâık; I, s. 475 ve devâmı).

 

Bilhassa Şems’le buluştuktan sonra kendisini semâ’a veren, semâi bir vecit olarak kabul eden Mevlânâ, insanın, semâ’ ederken beşerî küçüklüklerden, dünyevî ve ferdi ihtiraslardan kurtulacağını söyler; vecit hâline gelemeyenlerin bile semâ’ ederek tevâcütle, yâni, vecde geldiğini

kendisine telkıynle vecde ulaşacağını bildirir, semâ’ etmiyenleri de semâ’a teşvıyk eder (Mevlevî Âdâb ve Erkânı; s. 53 - 63).

Fakat Mevlânâ’nın zamanında semâ’, Mevlevîlerin «mukaabele» adını verdikleri son tarzda değildi. Ne semâ’ meşki vardı; ne semâ’ tahtası ve çivisi; ne semâ’ dedesi vardı, ne mübtedî mukaabelesi. Mevlânâ, çok defa bir davette, yemekten sonra, söyleyen anlamına kavvâl ve gûyende denen ve ilâhî nağmeler okuyan kişiler, bir neşîdeye başlarlar, mecliste rebab, tef gibi bir müzik âleti çalanlar varsa, onlar da, o âletlerle âhenge katılırlar, bu sırada Mevlânâ, vecde gelir, semâ’a kalkardı. Semâ’ ederken şiirler okur, nâralar atar, Kur’an okunuyorsa ve secde âyeti geldiyse secde eder, sorulara cevap verir, hattâ kendisine sunulan fetvaların cevabını yazdırırdı.  Bazı sevdiği kişileri de semâ’a kaldırdığı, bazılarına sarılıp beraber semâ’ ettiği, semâ’ uzun sürerse, kavvâllerden özür dilediği, âyetler okuduğu bile olurdu. Yahut da Mevlânâ, oturup sohbet ederken, yahut yolda belde giderken, herhangi bir vesileyle vecde gelip semâ’a kalkar, semâ’ ederek gideceği yere giderdi (aym, s. 63 - 71).

 

Mevlânâ’dan sonra oğlu Sultan Veled’in, torunu Ulu Ârif Çelebi’nin, onun oğlu Şemsüddin Emîr Âbid Çelebi’nin zamanlarında, yâni hicrî VIII. yüzyılın son yarısında dahi semâ’ bu tarzdaydı. Son mukaabele tarzı, ancak 86Öde (1460) vefat eden Pîr Âdil Çelebi zamanında takarrür etmiştir. Bu bakımdan, 1229 da (1813) vefat eden Seyyid-i Sahîh Ahmed Dede’nin, «Mecmûat’üt-Tevârîh’il-Mevleviyye» adlı kitabında, semâ’ın üç selâm ve dört devir olarak Mevlânâ zamanında son şeklini aldığı hakkındaki rivayeti, hiç bir târihî değer taşımaz.

 

Mevlevi mukaabelesi, yâni önce namaz kılınıp Mesnevi şerhi dinlendikten sonra naat, Mevlânâ’nın şiirlerinden birinin, özel bestesiyle ve tek kişi tarafından okunması, sonra âyîn denen Mevlevi neşideleri hangi makamdan okunacaksa o makamda karar etmek üzere bir ney taksimi, ondan sonra semâ’hane denen ve mukaabele yapılan yerin çevresinde, kapıya karşı serilmiş olan postun önünde karşılıklı baş kesilerek (sağ ayağın başparmağı, sol ayağın baş parmağı üstüne konup, sağ el kalb üstünde olarak kargıdakinin yüzüne bakılıp baş, göğse doğru indirilerek) niyaz edilmek üzere üç kere, çahnan peşreve ayak uydurarak dönülmesi  (devr-i Veledi), ondan sonra da hırkalar atılıp bürünerek şeyhe niyâz edilip semâ’a başlanması, muayyen yerlerde üç kere, hep birden'durulup tekrar semâ’a girilmesi, dördüncü devrin Kur’an tilâvetiyle bitmesi ve semâ’ hâneden şeyhin çektiği gülbangden sonra birer birer niyâz edilerek çıkılması, ancak hicri IX. (XV) yüzyılda kabul edilmiştir. Hattâ naat, 1124 te (1712) vefât eden Itrî tarafından bestelendiğine, dördüncü devrin biraz daha uzamasını sağlamak için okunan Niyaz âyininin güfte ve besteleri, XII. yüzsnlda (XVIII) yaşayan Derviş Ömer Çelebi’ye âit olduğuna göre mukaabeleye, esas bozulmamak üzere bâzı eklentiler de yapıldığı meydandadır. Mevlevîler, Devr-i Veledîde ve semâ’ esnasında, sessiz olarak îsm-i Celâl’i (Allah) zikrederler.

 

Mevlevîlerde, semâ’ için çeşitli makamlardan beslenmiş olan ve çoğu Mevlânâ’nın şiirlerinden seçilmiş bulunan İlâhilere «âyin», bunları meşkedip okuyanlara «âyînhan», şeyhe karşı yüksek bir mahfelde toplu bir halde bulunan mûsıkıy heyetine «mutrıb», buraya «mutrıb-hâne», neyleri idare edene «ney-zenbâşı», yahut «ser-nâyî», usulü kudümle idare edene «kudüm-zenbâşı» denir (Bu hususlarda etraflı bilgi almak için «Mevlevi Âdâb ve Erkâm»ına b. s. 63 - 109).

 

İbtidâî toplumlarda disiplinsiz, gürültülü bir tezâhür hâlinde olan ve sihrî bir hüviyet de taşıyan, ibâdet telâkkıy edilen semâ’, Alevî ve Bektâşîlerde ritme daha uygun, vezinli, fakat muttarit bir şekil almış, Mevlevîlikteyse tamamiyle ideal ve Lâhûtî bir şekle bürünmüş, ulvî ve îlâhî son merhalesini bulmuştur.

 

Mevlevîliğin Kolları

 

Mevlevîlikte hiç bir kol yoktur. Kalenderîliği Mevleviliğin kolu gösteren Tibyân ve ona dayananlar, tamamiyle yanılmışlardır; Kalenderîlik, Mevlânâ’dan önce mevcuttur

ve Mevlânâ, Mesnevî’sinde, Dîvân’ında Kalenderîlerden bahseder. Mevlevîlikte, tarikat zinciri, geleneğe göre, Hz. Ali’nin en ileri gelen dostlarından Kümeyl b. Ziyâd (82 H. 710} vâsıtasiyle Hz. Alî’ye ulaştırılır. Diğer bir rivayette de Ma’rûf-ı Kerhî vasıtasiyle İmâm Aliyy’ür-Rızâ’ya ve oğuldan babaya, Hz. Alî'ye varır. Bir başka rivayete göreyse Sultân’ül-Ulemâ, Necmüddin-i Kübrâ’mn (618 H. 1221) halifesidir Necmüddin’in tarikat zinciri, Ammâr vasıtasiyle Halvetiyyeyle birleşir; bu yüzden de Halvetîler, Mevlevîliği, kendilerinden bir kol sayarlar ve onlarca, Şems’i Mevlânâ’ya gönderen de, Halvetiyye silsilesindeki Rüknüddîn’dir; oysa Şems, «Makaalât»ında, Tebrizli sepetçi Ebu Bekr’in mürîdi olduğunu, fakat bu zatın, kendisini kemâle

ulaştıramadığı için şeyh aramak üzere yola düştüğünü ve sonunda, Mevlânâ’yı bulduğunu söyler. Bütün bunlar, bu iddialar, tarikat gayretkeşliğinden başka bir şey değildir.

 

Şeyh Galib (1213 H. 1799), «Es-Suhbet’üs-Sâfiyye» de, Mevlevîliğin, Kübreviyye ve Yûsuf-ı  Hemedâni’ye mensup Hemedâniyye’den feyzaldığını, bu süratle de bu tarîkatte, Horasanîlerle Hâcegân neş’esinin bulunduğunu söyler; fakat bu da bir rivâyetin ifadesi olmaktan başka bir değer taşımaz (Mevlânâ’dan sonra Mevlevîük; s. 64-166).

 

Mevlevîler, Mevlevîlikte iki kol olduğunu söylerler:  Şems kolu, Veled kolu.

 

Şems kolu rinttir; Hz. Alî’ye ve Ehlibeyte bağlıdır. Bu kola mensup olanlar, sikkelerini, kaşlarını örtecek tarzda giyerler; bıyıklarına hiç dokunmazlar; sakallarını, pek kısa kestirirler; gülbanglerinde, mutlaka, «Dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Şems-i Tebrîzî kerem-i îmâm Alî» derler; virdlerinde Oniki İmama salâvat ve Nâdi Alî denen kıt'a vardır.

 

Veled kolu, zâhiddir, Ehlisünnete bağlıdır; sikkelerini, alınları açık olarak arkaya doğru giyerler; bıyıklarını sünnet veçhile kestirirler, sakallarına dokunmazlar; gülbanglerinin sonunda, yalnız, «Dem-i Hazret-i Mevlânâ» derler; Şems’i ve îmâm Alî’yi anmazlar.

 

Bu böyleydi; buna inananlar, çoğunluktu; fakat Galib’in de işaret ettiği gibi, bunun da aslı yoktu (Mevlânâ'dan sonra Mevlevîlik, s. 209 - 210 ve 31-32. notlar). Çünkü bu ikilik, ancak neş’e farkıydı; âdâb ve erkânda bir ayrılık yoktu; aynı zamanda bu inanç. Sultan Veled’e bir iftirâ idi; çünkü Sultan Veled, babasının oğluydu; onun kadar zâhiddi; onun kadar rintti; onun kadar şeriata riâyet ederdi; onun kadar da Ehlibeyte bağlıydı. Mevlevîlikte iki kol yoktu; iki neg’e vardı; hem de Mevlânâ’nın zamanından beri bu, böyleydi. Ulu Arif Çelebî, Emir Âbid Çelebi, Dîvâne Mehmed Çelebi, Yûsuf Sîne-çâk ve târih boyunca Kemâl Ahmed Dede, Sabûhî, Fasîh, Nahîfî, Şeyh Galib’in babası «Kibâr-ı muhakkıkıyn-i Melâmiyye» den Mustafa Reşîd Efendi, oğlu Şeyh Galib, Neşâtî, Cevrî, Çelebilerden Said Hemdem Çelebî, Abdülvâhid ve oğlu Abdülhalîm Çelebîler, Yenişehirli Nazîf efendi ve oğlu Bahâriye şeyhi Huseyn Fahrüddin Dede (Fahrî, 1329 H. 1911) gibi Mevlevîler, Alevîlik ve Melâmet neş’esini temsil edenlerdendi.

 

Mısır Mevlevî şeyhi Azmî, Yenikapı dergâhı, Veled Çelebi, Tâhir’ül-Mevlevî gibileriyse tam Sünnî Mevlevîlerdi (Mevlânâ’dan sonra Mevlevîlik; s. 224 - 243). İlk neş’eyi temsil edenler, intisab eden müstait kişilere Ca’ferî (İmâmî-îsnâaşerî) inancını, bu mezhebin usûl ve fürûunu belletirler, onları, Ca’ferî mezhebine alırlardı. Said Muhammed Hemdem Çelebi (1299 H. 1881), Kur’ân-ı Mecîdi, imamiyye inancına göre terceme ve tefsir etmiş (Mevlânâ Müzesi Yazmalar Kataloğu; hazırlayan: A. Gölpınarlı; Ankara; Türk Tarih Kurumu B. 1967; s. 54-55), Sıdkı Huseyin Dede (1352 H. 1933), «Mecmûat’ül-Hakaaik» adını verdiği mecmuasında, îmamiyye mezhebine göre abdesti, abdesti bozan şeyleri, ezan ve kaameti, namaza ait hükümleri yazmış, kendisine intisap edenlere, Ca’ferî mezhebinin esaslarını öğretecek bir küçük risale bırakmıştır (Konya, Mevlânâ

Müzesi yazmaları, Sıdkı Dede kitapları, No. 1617,94. a - 95. b.).

 

Esasen Mevlevîlik, Bektaşîlik ve Melâmîlikle kaynaşmış bir tarikattı. Mevlevîler, öbür tarikatlere Sofu (Sûfî) tarikatleri, onların tekkelerine, dervişlerine, şeyhlerine, Sofu tekkeleri, Sofu dervişleri, Sofu şeyhleri derler, kendilerini, tasavvufa değil, Melâmete mensup sayarlardı (Mevlânâ’dan sonra Mevlevîlik’in IV. bölümüne b. s. 293-328).

 

Burada, Mevlevilikte de muhib, derviş, şeyh ve halife dereceleri bulunduğunu, Mevlevî teşkilâtının, Konya’da Mevlânâ dergâhında şeyh olan ve Mevlânâ soyundan olması gereken zat tarafından idare edildiğini, halifenin, halifelik vermeye, birini şeyh yapmaya salâhiyeti bulunduğunu, fakat bir dergâha şeyh tâyin etmek salâhiyetinin çelebide olduğunu, ancak çelebilik makamına geçen kişinin hilâfeti yoksa bir halifeden hilâfet alması gerektiğini, dervişin, çile esnasında evlenemeyeceğini, fakat çilesi bitince evlenebileceğini ve Mevlevilikte, Beştâşilikte olduğu gibi mücerritliğin bulunmadığını da söyleyelim.



ETİKETLER